...

28.7.2010
874

YOL KENARI

Saçım toz dolu. Kendisiyle beraber rüzgarını da getiren kamyonlar geçiyor.
Motor sesi, yırtılan hava sesine karışıyor.
Ufak yeşil otlar kenarlarda. Kola ve bira tenekeleri...
Bir ceset yuvarlandı şu kenara az önce. Başında kimseler yok. Küçük bir cesetti ve cirmi, soyut bir kutsallıktan başka bir şeyi -para, şeref, ün, şan, şehvet- temsil etmiyordu. Yağmurun üzerinden tam üç gün geçti. Dedemin babası öleli altmış küsur yıl oldu. Yerler ıslak. Toprağın bir karış altı ıslak. Metal aksamı ıslak, hurdaya çıkarılmış traktörün. Ölüler kuru kalmıştır, diyeceğim lakin, işte burada, yolun kenarına yuvarlanıvermiş bir ceset var ve ıslak. Yüzüm kızardı, kesinlikle soğuktan. Katiyen soğuk yaptı bunu. Ağzımın kenarları büzüldü, kulağımı sancılı hissediyorum. Ellerimde bir atiklik yok. Düğün olsa oynayasım yok.
Kamyonlar geçiyor. Rüzgarlar geçiyor. Başım toz dolu. Gömleğimin iliklerinde tozlar, ceketimin yakasında, ayakkabımın içinde. Kirli ve ıslak ayaklarım olmalı. Üşüdüklerini, buruş buruş olduklarını sanıyorum. Ve bir de toprak altındakilerin ıslanmadıklarını sanıyorum. Ne çok zan harcıyorum. Zamanımı boşa harcıyorum. İkinci dünya savaşını hatırlıyorum. (Çok roman okudum, çok film seyrettim, çok yaşadım insanların zevk ettikleri demlerde) Savaş sürerken, sokaklardan geçen kömür kamyonlarından dökülecek kömürlerin peşinde dolanırdı Avrupalılar. Akıllı bir Avrupalı genç, -çocuk daha- sokaklarındaki evlerine en yakın bölümü tuhaf, küçük, her gün yenilenen çukurlarla donattı. Onun daha çok kömür bulması, şansına yoruldu. Ama o, Genç ve akıllı Avrupalı yorulmadı. Kamyonlara ve sahiplerine hiç acımadı. Üşüyordu. Üşüyen insan... ben, düşünemem. Acıyamam. Biri, şaka olsun diye, “pıt” kulağıma vursa... Ovulur kalırım acıdan.
Yol kenarlarında ağaçlar... Basbayağı hıyabandan söz ediyorum. Çevre yolundan da söz ediyorum aynı zamanda. Günlük bir cesedi var, yol kenarına savrulan. Kamyonların, otomobillerin, motosikletlerin, kamyonetlerin, minibüslerin, bisikletlerin bir kusuru yok. Cesetler kıymetsiz. Ruhlar terbiyesiz. Her çağrıldığı yere gidiyorlar. O....... mu olacaksın ikinci dünyanda, diye azarlayan yok onları! Cesetler kokuşmaz bu zamanda. Belediye, sivil toplum kuruluşları, sivri toplum kuruluşları, resmi ayakkabılar... rahat. Kokuşmaz cesetler. Hele, bu soğukta, camın arkasından, kalorifer peteğinden ayrılıp da şu pazara dalmak ihtimalini aklıma sokana bakın hele! Sen kim oluyorsun da... Hiç, buradan yürüyorum. Buradan geçiyordum. Şu yüz metrelik özel asfaltınızdan -sizin için döküldü ya- az aşağıda bir ağaç var. Gölgeye muhtacız mirim.
Saçım toz dolu. Dün şampuanımın kalan yarısını banyoya döktüm. Adi şeydi doğrusu. Kürküme kum doldurdular dün de, rüyamda. Bir su samuruydum. En çok Ayşe Kulin’den şikayetçi oldum. Su samuru olmak ve kürküne kum doldurulması ihtimali, uzak, ilgisiz bir şey değildir. Yakın şeyler, üçte bir gibi. Saçım toz dolu ve ensemi kaşıdıkça tırnaklarımın arasında kumları hissediyorum. Kamyonlar geçiyor, Konya plakalı. Ankara plakalı, Antalya, Uşak, Afyon, Eskişehir... Hatay da vardı ama, galiba Ağrılı bir kamyonu ben uydurdum. Çünkü yürümek zordu. Yolun kenarında bir ceset vardı. Kütahya plakalı bir sürü kamyon vardı ve ben en çok onlardan şüpheleniyordum.
Ne çok şüphe taşıyorum. Halbuki yorgunum ve zaten bu iş için bir ücret de ödenemez kimseye. Seksek oynamak için çok ideal bir hava. Yağmur yağalı üç gün olmuş ve yerler, ne çamur ne kuru. Zemin ıslak. Kızlar seksek çizgileri atardı toprağa. Yanakları al al olurdu. Ceplerinden muşmulalar dökülürdü. Taşa ayağını çarpar yahut hileye katlanamaz, ağlardı biri. Kızlar seksek oynasın! Erkekler benimle gelsin! Emir kipini, Türkçe dersinin konularından biri zannederdim. -Bak yine ettim- Okulun arka tarafında pırasa, soğan, turp, marul ekecek öğretmen. Yerler kazılacak, tam da havası. Hava soğuk, yolun kenarında bir ceset. O da üşüyor... ben de saçmalıyorum. Öğretmen, karısı ve çocuğu, bizim seksek oynayan kızları seyretme zamanımızdan çaldığı emeklerimizle, aydın ve boğazından köylü çocuğu kellesi geçen insan olacaklar. Köylü çocuğu öldürmemiş kaç öğretmen vardır? Ve doktorlar niçin daha çok insaf taşımazlar? Seksek oynayan al yanaklı kızlardan birine vurgun, belikleri sağa sola sıçrayan kızlardan birine vurgun, saçına bir lastik tokalamış kızlardan birine vurgun, karalığının cepleri yanmış gözü onun için hep yaşlı sanılacak sulu göz kızlardan birine vurgun... tam on sekiz arkadaştık. Her öğretmen başka bir şekilde öldürdü. Yolun kenarındaki ceset olmak isterdim eğer soğuk olmasaydı.
Akşam yaklaşıyor olmasaydı ve soğuk, evime giden bu yolda, nice günahımı bıraktığım ve daha fazlasını edindiğim bu yolda, -bu yolda hep düşünürüm, uzundur-  yazın arpa ve buğday demetleri taşıyan traktörlerden dökülen bir kaç tohum kalmıştır ümidi taşırdım. Yol kenarlarına gömülü armut ağalarının ruhunu yad ederdim, vişne ağacının sefil haline ağlardım. Olmaz tabi. Cebimde kaç param var ki benim? Ha, kaç param? Bir ağlamak, en az bir hac ibadeti ister. Sürüsüyle dolar demek. Gerisi yalan. Ah, Kabe özlemiyle yandım tutuştum! Asıl bu! Benim zırlamalarıma bakılırsa ve ağlamak diye buna denecekse. Peh, çıktı şirazesi dünyanın. Cesetler bile ortada kalıyor
ben ağlayınca.


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz