...

9.8.2010
1028

TOPLAYICI DEĞİL DAĞITICI

Gazete dağıtıyorum, dergi değil. Aslında aynı şeylermiş gibi görünüyor ama olsun. Gazete dağıtıyorum. Sabah saatleri, akşam saatleri değil. Zaten akşama kalmaz gazeteler. Ortalık da aydınlanmış değil tam. Hava sıcak değil de soğuk. Gariptir kendimi yorgun hissetmiyorum. Halbuki her gün kendimi dinlenmiş bulmam, bu saatlerde.

Gazeteleri bayiden almadım, büroya getirip bırakıyorlar, oradan aldım. Hafif gibi görünseler de öyle değildirler; gavur ölüsü mübarekler. Ben dağıta dağıta bitiremiyorum, adamlar yaza yaza bıkmıyorlar. Beş aydır dağıtırım bu meretleri, bir gün olsun “Önce ben okuyayım.” demedim. Demedim değil, vakit yok . Vakti sefa değil ki okuyasın, uyku sersemiyim, daha karga -af edersiniz- b..unu yememiş. Anam, “Kalk evladım.” der, gözümü açtığım gibi bisikletin üzerinde bulurum kendimi. Bilir, benim o saatte kahvaltı yapacak halim olmadığımı. Kalkar giderim. Efendiler gazete bekler. Peh, sanki okuyacaklar. Okuyor değiller aslında, bakıyorlar şöyle bir. Belki bakıyor bile değiller, kuponu kes, sofra altına gönder. Böyle işte. Ziyafete peçete yetiştirmek benim işim. Başka bir deyimden esinlendim bu deyimi söylemek için. O deyimde de bir yerlere bir şeyler yetişiyor ya hani.
Gazeteleri dağıtırken, bacaları düşünüyor değilim. Gazete verdiğim evin özelliklerine göre, aboneye sıfatlar uydururum. Kocaman pencereleri varsa evin mesela, koca gözlü bir abone takılır zihnime. Aboneleri görmem bile. Ayda bir gördüklerim olsa da azdır, çok değil. Bazı evleri, sahiplerine benzetiyor değilim, onları, kirada oturuyor diye düşünürüm. (Bir halta benzetemem çünkü) Soğuktan buruşmuş bahçeleri sevmiyor değilim, ama girmem genelde bahçelere. Uygun bir yer bulursam, oraya bırakırım gazeteyi. Mahalle ve sokak olarak değil, evden eve bilirim şehri, bu iş yüzünden. Belediyenin imar planlarına uymaz benim şehir haritam. Dağıtım listesindeki abonelerden ibarettir harita. Caddeler, sokaklar, çıkmazlar yoktur benim şehrimde. Evler vardır yalnız. Bahçeli, bahçesiz; sarı, beyaz, yeşil; iki kat, bir kat, üç kat; önünde garaj olan, olmayan; balkonu sokağa bakan, balkonu olmayan, balkonunda çiçekler olan; önünde kamyon park etmiş (tabi ben gelene kadar gitmediyse), önünde traktör bulunan... Benim bildiğim şehir, şehir değil, nehirdir. Nehri, nehirden ne ayırır? Şu taş, bu söğüt...  
Sevmiyor değilim işimi, lakin çok da sevilecek yanı yok. Ne yani, iyi bir şey midir pantolonunuzun, hep, kıçından eskimesi. Bisiklete binmek lazımdır gazete dağıtmak için, otomobile değil. Bazen canım sıkılır, “Ne bu kardeşim, derim, o kadar okumak istiyorsan git kendin al.” yine de dağıtırım gazetelerimi. Tuhaf bir sahiplenme duygusu bile gelişmiştir hani. Gelişmemiş değil, deseler ki, “İşte dağıttığın gazete, falan haberi yalan yazmış.” kızarım, “Yok öyle bir şey, siz yanlış yerden okumuşsunuz.” derim.
Çocukça ama sabahın köründe dolaşıyorsam cesur değilim. Korkarım bazı. Bazı, oturup ağlarım kuytu bir sokağın başında. Bisikletimin tekeri patlamıştır, terim soğumuştur, ellerim ayaza kesmiştir, dağıtılacak daha bir sürü gazete vardır, bisikleti de uygun bir yere koyamam... gizli gizli ağlarım. Sonra gözlerimdeki nemi çatlak ellerimle siler, soğuktan yaşarmış gibi davranırım. “Hava da ne soğuk bu gün, yüzümü yaktı valla.” derim, tanıdıklara. Korkarım bazı, korkmam değil. Şu önümdeki sokakta bir ev vardır, tekin değildir. Boş, virane, terk edilmiş. Böyle yerler, cinlerin uğrağı derler, aklıma geldikçe içim ürperir, daha kuvvetli basarım pedallara. Ah dizlerim, onlar bilirler, aslında onlar benim yaşımda değil, benden önce kocamışlar, sızlıyorlar kafirler.
Şu herifin gazetesini, ıslak bir yere bırakasım gelir bazı. Evden çıkarken rastladığım oluyor, “Merhaba.” demiyor. Bahşişi kim düşünür, bir selamı çok görüyor. “Kolay gelsin.”  dese bir gün, candan, önce onun gazetesini getirir, en temizini bırakırım evine. Var, öyleleri de yok değil elbet. Şu, öğretmen sandığım adam hani. Bir keresinde kapıda karşılaştık, “Sana da zahmet oldu, teşekkür ederim.” dedi. Hiç bir şey söylemedim. İçim içime sığmadı, o dik, bıktıran, canımı çıkartan yokuşu bile nasıl kolay çıktığımı bu gün, hatırladıkça şaşarım. Ben aklıma şaşarım aslında, şaşmam değil. Nedir o, öyle sabah sabah gazete yetiştirmeler? Kim okur bu ülkede, o saatte, gazeteyi. Bunu anam bilmez. Bilse, ah bir bilse, kıyar mı yavrusunun kan uykularına. Kaldırmaz valla, sonra işe geç kalırım. Sakın anama söylemeyin, bu ülkede gazete okuma oranlarını falan.


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz