...

19.7.2010
730

ŞEYTANIN DÜDÜĞÜ

Dışarıda her şeye hakim bir fırtına, uluyor. Gökyüzü yok, fırtınanın bindiği atın kuyruğu dağılmış göğe, darmadağın görünen odur. Ağaçlara, tellere, çatılara, otlara, camlara, kilimlere, kapı önüne, tekenin çanına, duldadaki gaz tenekelerine, her şeye hakim bir fırtına var. Köy uçuyor, döne döne göğe karışıyor toprak. Koca çayın suyu deli deli köpürmüş, köpükleri yele karışmış o da yitiyor fırtınanın önünde. Dede çamı, tepedeki görkemini koruyamamıştır, kökünden -kökü yerin kaç kat dibindeydi acep- sökülüp uçmuş, yerinde derin bir çukur bile bırakmadan karanlığın içine karışmıştır. Gaz lambasının dili sarkmıştır, karanlığı bastırmak için didinip durmaktan yorulmuş dilini bir o yana bir yana sarkıtıp solumaktadır. Mehmet, odanın içinde dolandıkça dolanmaktadır. Aşağıdan giren ıslıklarla, çullar havalandıkça Mehmet’in yüreği de havalanmakta ve iki büklüm çullara eğilip kör gözlerle bakmaktadır. Anası, otur bir şey olmaz, dedikçe kabaran fırtınaya tutulmaktadır Mehmet. Odanın içinde gezinir.
Akşamın sekizidir henüz. Kimseciklerden ses çıkmaz. Komşuları yel almıştır. Köpek ulumalarına bakılırsa bir yerlerden kopup gelen bu fırtınanın cinlerine fena kafa tutmadadır köpekler. Belki de onlar da baş eğmişlerdir, seslerini bölen fırtınaya eğik düşmüştür başları. Kesik kesik havlayışlarından belli. Ya, yenik düşmüşler fırtınaya. Dönerek göğe çekilen şeytan düğününe ayak uydurmaya zorlanırlar şimdi. Girdikleri kovuklardan çıkmaya korkan koca koca köpeklerin ürkekliğine dayanmıyor Mehmet’in kalbi. Çete nerelerdedir acep, diye geçiriyor içinden. O küçük bir köpektir, uçar gider dışarıda kaldıysa. Kulakları arkaya düşmüş, kafasına yapışmış, tüyleri dalga dalga karışmış, kuyruğunu bacaklarının arasına saklamış, bacakları yay gibi gergin yukarı kırandan eve geliyorsa şimdi... Bir cinin değneği iniverirse sırtına. Bu kargaşada, bu karanlıkta, bu fırtınada ne diye çıktın önümüze, derse yeni yetme bir cin oğlanı.
Pencerenin önünde dut ağacı var. Dut ağacının dalları pencereyi tırmalıyor. Alın beni bu karanlıktan, alın beni insafsız delinin elinden, yalvarıyor. Mehmet, camlar tırmalandıkça iki fazla dolanıyor, kulaklarını kapıyor, kusacak gibi oluyor. Ağzı kuru, midesi kuru. Eli titreye titreye bir bardak su dolduruyor testiden, içip kanmak istemiyor. Boğazının kuruluğu geçsin, ağzı kurumasın, metalik tatlar bırakan korku hiç değilse bedenine sinmesin istiyor. Karnının alt kısmında düğümlenip duran sancıyı unutmak istiyor. Karnı ağrıyor. Hayır, karnım ağrımıyor ana, diyor. Dolanıp durma oğlum, bir şeycikler olmaz, diyor anası çaresiz. Kapıyı açıyor elinde bir çıra. Çıra, uçuyor, anasını sürükleyip götürüyor. Anası çıraya tutunup gidiyor. Kapı açık kalıyor. Hafif hafif salınıyor kapı, gıcırdıyor. Dışarıdaki seslerle karışıp temelli çöküyor Mehmet’in üstüne. Çullar kabarıp çöküyor, gaz lambasının dili daha bir sarkıyor, iki yana sallanmaktan bıkmış, deli derviş gibi coşuyor. Coşuyor, uzuyor, kısalıyor, fanusu yalıyor... püff.... sönüveriyor. Fırtına uluyor, köpekler uluyor, kilimler tıslıyor, tenekeler raksı var, kapılar dövülüyor, camlar kırılıyor, kuşlar ölüyor, deliler üşüyor, karanlık doluyor bacadan... Uluyan bir şeyler iniyor ocak başına. Anaa! Diye bağırıyor Mehmet, ana! Dizleri üstüne çöküyor. Bacadan inenler ellerine yapışıyorlar Mehmet’in omzunun üstünden eğilip yüzünü yalıyorlar sıcak dilleriyle. Göz yaşlarının tuzunu alıyorlar. Bu tuzları alıp en alâ düğün yemeğine katacaklar, pirlerine sunacaklar. Anaaa! Mehmet’in aklı oynayacak. Aklını kımıldatıyor. Aklı çıkıverecek kafasının üstünden, iş değil, onu da götürüp bir peri kızına satacaklar. Anaa! Nal seslerine karışıyor avazı. Güldür güldür geçenler var dar sokaklarından. Ordular giriyor köylerine. Bahçe duvarından taşları söküyorlar, söktükleri taşları birbirine sürtüyorlar, kıvılcımlar uçuyor havada. Perdenin arkasından belli oluyor, gök yarılıyor besbelli. Bir şakırtı kopuyor, dışarısı aydınlanıyor. Bir ağaç tutuşup sönüyor, kömür oluyor Mehmet’in zihninde. Anaa! Sofadan bir ateş uçuyor, elinden tuttuğu kadını savuruyor kapıya doğru. Mehmet’in aklı sıçrıyor bir kez daha, zapdediyor. Anaa! Tamam oğlum, korkma bir şeycik olmaz, korkma. Elinde battaniye var. Yavaş yavaş gaz lambasını buluyor. Ocak başından gelen seslere kulak kabartıyor o da. İçi üşüyor ananın. Dik duruyor Mehmet’in karşısında, titreyen sesini bastırıyor, şimdi yakarım lambayı. Babam ne zaman gelecek ana? diye soruyor Mehmet. Sabaha gelir oğlum, sabaha gelir. Ana elinde çırayla çıkıyor, gölgeleri peşinde götürüyor. Mehmet, çöktüğü yerden doğruluyor, iki büklüm bekliyor. Karnında bir düğüm var. Sancı var. Yüreğine doğru ağıp gelen bir karanlık var. Tavanda gezinen fırtınanın elleri var. Çatıyı alıp götürecek adamların elleri var göğsünde. Çardağı kaldırıp savuran fırtına süvarilerinin köpük köpük ağızlarının, kor gibi gözlerinin yakıcılığı var yüreğinde. Şakaklarından ellerine kadar ter içinde Mehmet. Dizlerindeki çimen lekelerinin kokuları geliyor burnuna. Ya onları da, çimenleri de söküp götürdülerse.
Anası yataklarını seriyor odaya. Çullar yerinden kımıldayamıyor. Yalnız, soğuk soğuk bir fısıltı giriyor bacadan. Sonra aniden çullanan uğultular halinde iniyor. Mehmet, yorganı başına çekiyor. Cinlerin gücü yetmiyor yorgana. Sımsıkı tutuyor, pehlivan gibi. Şehit Ali’nin tüfeğini tutuşu gibi. Kimse alamaz yorganı başından. Çatırtılarla açılan pencereye bakıyor ikisi de. Perde darmadağın oluyor. Kornişinden sıyrılıp karşı duvara savruluyor. Kısık gaz lambası dilini son bir kez sarkıtıp ölüyor. Dirilmemecesine. Anası pencereyi kapatıyor, perdeyi yerine asıyor, gaz lambasını yakmıyor bir daha. İs yapar da zehirleniriz oğlum, sönük kalıversin. Mehmet’in aklını peri kızlarına satamadılar ama, bal dillerini kedilerine yatsı namazından sonra yahni yapıp yedirdiler. Kınalı elleriyle okşadı anası. Uyu oğlum, uyursan korkmazsın. Kendi de uyumadı.
Mehmet, büzüldü. Dili dudaklarına dokundu. Kuru derenin topraklarına dönmüştü dudakları, dili. Kulaklarını tıkadı. Yorganı sımsıkı tuttu. Karanlık bir odadan kırk kapı açıldı, kırk kapı aniden kapandı. Görmediği denizin uğultulu mağaralarına düşüverdi birden. Dalgalar fışırtılarla kayaları oymaya başladı. Öğretmen neden anlatırdı böyle şeyleri? Sessizlikte bile boğucu bir uğultu vardı. Yorganı sıyırıp attı başından. Titrek gözlerini karanlığa alıştıra alıştıra baktı. Parlayıp sönen ışıltılı gözlerine baktı karanlığın. Ağaçlar saçlarını yoluyordu korkudan. Kiremitler, pat pat iniyorlardı. Birisi sokakta varil yuvalıyor gibi geldi Mehmet’e. Langır lungur sesler böldü sokağı. Korku gözlerine direk dayamış, her gün kendiliğinden kapanıveren gözleri kımıltısız, karanlığa mıhlanmıştı.
YARIN SÜRECEK
Karanlık ve fırtına canlı bir şeydir. Mehmet’in içinden dışına, dışından içine öylece gezinmektedirler. Uğultular kocakarıların dedikodularını bastırır, kendi pis çığlığını yayardı. Fırtına, Mehmet’in yüreğinde bir yaradır bu saat, kanar durur. Mehmet dua ediyordur. Kuru dudakları kıpır kıpır, yüreği amin demektedir. Amin, dedikçe fırtınanın sakinleştiğini sanır. Bir çatırtıyla sıçrar, azıcık doğrulur, uğultularla devam eden şeytan raksına alkış tutan alev gözlü peri kızlarını görüveririm diye yorgana sarılır. Dudaklarını ısırır. Küçük parçacıklar koparır dudaklarından. Kiremitler ağaçlara çarpa çarpa iner bazı, yere düşmeden önce kulaklarını tıkar Mehmet. Bütün bedeni kasılmıştır. Ninesinin anlattığı Firavun kurusu gibi kalakalmıştır yatağın içinde. Bütün sinirleri gerilmiş, çocuk uykuları dağılmış, fırtınayla savrulmuştur. Kaskatı bir nesneyi Mehmet’in yatağına atıvermiştir her seferinde bu fırtına. Kendini tanıyamaz Mehmet. Kendini bu yatakta, uğultular arasında, kabarıp kabarıp taşan bir süt tenceresi sanır. Taşmak üzere kabardığı an bir kaşık uzanacağını sanır.
Taze ekinleri yalanmış buzağıya çeviren fırtına, ana şefkatiyle doğrulur ve dağlara koşar. İki dağ arasında koşar bir soluk getirir. Bir soluk, bir su. Taşır da taşır. Gök hakikaten yarılır. Fırtına dağılmış saçlarını toplar, kabarmış soluğunu düzene koyar. Merhamet denen ilaç, sinesinden başına doğru yayılır. Yağmur boşanır. Şakır şakır iner mübarek. Fırtına, dağınık saçlarını örtüsünün altına toplar, eteğini toplar, son uğultularla dağlara doğru gider. Elleriyle, çocuk gibi, çamlara dokuna dokuna geçer. Geçtiği yerlerde bir iz kalır hep. Arkasına baka baka gider.
Mehmet, yağmurun sesini duyunca bir ter boşanır sıkılıp duran teninin gevşeyen yerlerinden. Dedesi, fırtınanın ardı yağmur, demiştir. Öyle ya, yağmur başladıysa çekilip gidecek fırtına. Bu şeytan düğünü sona erecek. Oluk oluk sular döküldü bahçeye. Sokaklarda derecikler oluştu. Mehmet, yağmurun sesine kanıp oynamaya başladı su birikintilerinde. Başı nasıl da yana düştü, nasıl da kapanıverdi gözleri. O, oynamaya çıktı. Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor, diye bağırıyorlardı Halil’le şimdi. Teknede hamur, bahçede çamur, ver Allah’ım ver, gani gani yağmur... Kaygan toprağa basıyorlardı, seksek oynamak için çizgi çeken kızlara erik soruyorlardı. Uyudu.
Sabah uyandığında çayını içip dışarı fırladı. Yerlerde akasya dalları, yapraklar, kiremit kırıkları, teneke parçaları, tavuk tüyleri, su birikintileri vardı. Parlak bir güneş yansıyordu yeşil çimenler ve yapraklar üzerinden. Bir değnek kaptı yerden atladı üstüne. Cinlerin, perilerin şeytan düğününe armağan diye götürdüklerini sandığı köyünü keşfe çıktı. Atını çatlatırcasına koşturdu, kendisi hiç yorulmadı. Caminin önünden geçerken hem atını suladı hem elini yüzünü yıkadı. Bir yudum su içti. Suyun düştüğü yerden küller dağıldı, uçuşup gittiler sabah esintisinde.


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz