...

20.7.2010
928

ŞEYTAN DÜĞÜNÜ

dünden devam

Karanlık ve fırtına canlı bir şeydir. Mehmet’in içinden dışına, dışından içine öylece gezinmektedirler. Uğultular kocakarıların dedikodularını bastırır, kendi pis çığlığını yayardı. Fırtına, Mehmet’in yüreğinde bir yaradır bu saat, kanar durur. Mehmet dua ediyordur. Kuru dudakları kıpır kıpır, yüreği amin demektedir. Amin, dedikçe fırtınanın sakinleştiğini sanır. Bir çatırtıyla sıçrar, azıcık doğrulur, uğultularla devam eden şeytan raksına alkış tutan alev gözlü peri kızlarını görüveririm diye yorgana sarılır. Dudaklarını ısırır. Küçük parçacıklar koparır dudaklarından. Kiremitler ağaçlara çarpa çarpa iner bazı, yere düşmeden önce kulaklarını tıkar Mehmet. Bütün bedeni kasılmıştır. Ninesinin anlattığı Firavun kurusu gibi kalakalmıştır yatağın içinde. Bütün sinirleri gerilmiş, çocuk uykuları dağılmış, fırtınayla savrulmuştur. Kaskatı bir nesneyi Mehmet’in yatağına atıvermiştir her seferinde bu fırtına. Kendini tanıyamaz Mehmet. Kendini bu yatakta, uğultular arasında, kabarıp kabarıp taşan bir süt tenceresi sanır. Taşmak üzere kabardığı an bir kaşık uzanacağını sanır.
Taze ekinleri yalanmış buzağıya çeviren fırtına, ana şefkatiyle doğrulur ve dağlara koşar. İki dağ arasında koşar bir soluk getirir. Bir soluk, bir su. Taşır da taşır. Gök hakikaten yarılır. Fırtına dağılmış saçlarını toplar, kabarmış soluğunu düzene koyar. Merhamet denen ilaç, sinesinden başına doğru yayılır. Yağmur boşanır. Şakır şakır iner mübarek. Fırtına, dağınık saçlarını örtüsünün altına toplar, eteğini toplar, son uğultularla dağlara doğru gider. Elleriyle, çocuk gibi, çamlara dokuna dokuna geçer. Geçtiği yerlerde bir iz kalır hep. Arkasına baka baka gider.
Mehmet, yağmurun sesini duyunca bir ter boşanır sıkılıp duran teninin gevşeyen yerlerinden. Dedesi, fırtınanın ardı yağmur, demiştir. Öyle ya, yağmur başladıysa çekilip gidecek fırtına. Bu şeytan düğünü sona erecek. Oluk oluk sular döküldü bahçeye. Sokaklarda derecikler oluştu. Mehmet, yağmurun sesine kanıp oynamaya başladı su birikintilerinde. Başı nasıl da yana düştü, nasıl da kapanıverdi gözleri. O, oynamaya çıktı. Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor, diye bağırıyorlardı Halil’le şimdi. Teknede hamur, bahçede çamur, ver Allah’ım ver, gani gani yağmur... Kaygan toprağa basıyorlardı, seksek oynamak için çizgi çeken kızlara erik soruyorlardı. Uyudu.

Sabah uyandığında çayını içip dışarı fırladı. Yerlerde akasya dalları, yapraklar, kiremit kırıkları, teneke parçaları, tavuk tüyleri, su birikintileri vardı. Parlak bir güneş yansıyordu yeşil çimenler ve yapraklar üzerinden. Bir değnek kaptı yerden atladı üstüne. Cinlerin, perilerin şeytan düğününe armağan diye götürdüklerini sandığı köyünü keşfe çıktı. Atını çatlatırcasına koşturdu, kendisi hiç yorulmadı. Caminin önünden geçerken hem atını suladı hem elini yüzünü yıkadı. Bir yudum su içti. Suyun düştüğü yerden küller dağıldı, uçuşup gittiler sabah esintisinde.


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz