...

17.8.2010
1010

KARA BİLYE

Ellerini yüzüne kapamış ağlıyordu.
İkinci katta tahta merdivenlerin başında durmuş, ellerini yüzüne kapamış ağlıyordu. On yaşında bir çocuktu. Kara saçları dağınıktı. Tırabzanlara tutunarak bir kaç basamak inip oturdu. Derin sarsılmalar eşliğindeki ağlaması tavsamış, burnunu çekiyordu. Elinin tersiyle gözlerini ovalar gibi sildi. Ellerindeki ve yüzündeki kir, yaşlık sebebiyle yanaklarına dağıldı. Cebinden misketini çıkarıp içindeki renkli şekilleri seyre koyuldu. Her şeyi unutmuştu; alt kattaki kalabalık, buharı yukarılara yükselen sıkışmış nefesler, arada bir duyulan tiz sesler, girip çıkanlar... umurunda değildi. Bilyesinin içinde gökkuşağını andıran renklere takılmıştı Aykut’un gözleri. Gözlerindeki buğunun etkisiyle bilyenin içindeki renkler daha başka görünüyordu şimdi. Bilyeyi küçük pencereye tuttu. Güneş pencereden içeriye moleküller yağdırıyordu. Aykut, elindeki bilyenin sihirli bir şey olduğunu düşündü. Parmaklarında çevirmeye başladı. O, küçük, parlak ve kaygan cam parçası parmaklarının arasından kayıp düştü.
Aykut, bilyesinin peşinden seğirtti. Bilye basamaklardaki kilimlerin üstünden yuvarlanıyordu. Bilye her yuvarlanışında farklı bir renge büründü ve zıplayarak hız kazandı. Aykut acemi hamleleriyle kimi zaman bilyenin yönünü değiştiriyor kimi zaman yavaşlatıyordu. Bilye alt kata inen basamaklarda zıplayarak indi hayata. Kapıdan giren bir adam eğilip bilyeyi aldı. Aykut’un yüzüne baktı. Adamın donuk bir yüzü vardı, durağan hüznü ancak dudak bitimlerinde belli oluyordu. Bilyeyi Aykut’a uzatıp başını okşadı. Aykut, bilyeyi yavaşça cebine koydu. Açık kapıdan dışarıya baktı. Evlerinin önü çok kalabalıktı. Yolun karşısında ve ileri ki meydanda onlarca aracı görebiliyordu. Kalabalığın ikiye bölünerek girdiği odalardan birine doğru gitti. İki odanın da kapıları açıktı. Kadınların olduğu bölümden ince hıçkırıklar, fısıltı haline dönüşen tembih cümleleri, itaat telkinleri geliyordu. Diğer odada tam bir sessizlik hakimdi. İçeri giren, mırıltı halinde bir şeyler söylüyor, boş bulduğu yere oturuyordu. Pencereler açıktı ve odada bir vantilatör kabarık duran battaniyeyi serinletiyordu. Aykut, iki oda kapısının ortasındaki yarım metrelik duvara yaslandı. Elini cebine attı, başka bir bilye çıktı cebinden. Terli avucunda döndürmeye başladı.
* * *
- Baba, top al bana. Kırmızı olmasın ama.
- Oğlum, daha geçen hafta aldı ya, işimiz gücümüz sana top yetiştirmek mi?
- Bırak istesin. Ne diye giriyoruz o deliğe sanki, o olmayacak bu olmayacak da ne olacak?
- Yaşa baba! Baba, karanlık mı orası?
- Hayır, lâmbalar yanıyor.
- Başına taktığın lâmbalardan getirsene baba.
- Ne yapacaksın onu?
- Ben de başıma takarım, akşam olunca dedemlere korkmadan giderim.
- O benim değil oğlum buraya getiremem. Hem kirlidir şimdi o, her tarafı kapkara oluyor çalışırken.
- Bırak oğlum babanı lafa tutma, işe geç kalacak. Sendikanın önünde pazar kuruluysa bir iki kilo kiraz alıver. Canı çekiyor çocuğun.
- İyi bakalım, unutmazsam alırım.
* * *
Aykut, yaslandığı yerde topunu düşünüyordu. Öğlen olmak üzereydi. Topu gelmiş olsaydı ikindiden sonra amca oğullarıyla oynayabilirdi. Sonra babasını düşündü. Tam içeriye girmeye niyetlenmişken dedesi çıktı dışarıya. Sessiz ve yarı kapalı gözlerle Aykut’a sarıldı. Başka bir zaman olsa Aykut, dedesinin boynuna dolanırdı. Şimdi tuhaf bir şekilde gergin vücudunu geri atmak ister gibi duruyordu. Dedesi bir müddet sarsılarak kaldı. Zorlanarak kalktı, Aykut’un yüzüne bakmadan dışarıya çıktı. Kapıdaki adamlarla bir kaç şey konuştular, tekrar odaya döndü.  ///

Öyküyü burada bitirmeliyim belki de. Bu kadar katı yaklaşmam mümkün değil. Aykut -aslında tanıdığım bir çocuk o ve on yaşlarında- merdiven başında ağlarken böyle bir anlatımla onun ağlayışındaki büyüyü silip atamam. O ahşap merdivenlerin başında ellerini yüzüne kapayıp ağlayan on yaşlarında bir oğlan çocuğunu o şekilde hayal etmek bile incitiyor beni. Ki, ben onu öyle gördüm. Öykü burada bitmeli ve Aykut’un ağlamasının sebeplerini öykünün yazılmış bölümüne kadar sezmişseniz sezmişsinizdir, bundan sonrası için bir şey düşünmüyorum. Asıl olan on yaşlarında bir oğlan çocuğunun merdiven başında ağlamasının yaralayıcı bir şey olması. Elbette bir kız çocuğunun annesini özlemesi de aynı etkide olabilir fakat bu öyle değil. Ben de küçük bir oğlan çocuğu oldum ve benim yaşlarımda bir çocuğun üzüntüsünün onu aptallaştırdığını gördüm. Olmayan şeylere seslenir gibi duruşu vardı. Hayır, Aykut’un kara bir bilyesi vardı ve öykü bu bilye üzerine örülecekti; örülebilirdi de. Zamana haksızlık etmek istemiyorum.
Aykut’un ninesini tanıyordum. Elleri kocamandı ve hindi güderdi. Hayatımda ilk ve son defa Aykut’un ninesini gördüm hindi güderken. Bakışında gürleme saklı koca bir kadındı, ağırlığı vardı, yerinde konuşur veya hep susardı. Bir keresinde kardeşimle birlikte onu türkü söylerken yakalamıştık. Çalıların arkasına gizlenmiş söylediği türküyü sonuna kadar dinlemiştik. Kendi kendine konuştuğuna da şahit olmuştum. Dertli biriydi ve derdini başkalarıyla çeşme başlarında paylaşmazdı. Aykut’u en çok ninesi severdi. O gün merdiven başında Aykut ağlıyordu ve ninesi Aykut’un elinden tutup kırlara götürmedi. Aykut ne zaman daralsa ninesi yetişir yanında kırlara götürürdü. O gün ninesi oğlu için her şeyi aynı anda ve son kez yapma hissiyle sadece etrafta koşturuyordu. Oğlunun ölümünü onun kadar metanetle göğüsleyen başka ana tanımadım. Aykut, merdiven başında kalakalmışsa ve kimse gözyaşını silmemişse ninesi silmediği içindi. Ellerimi, sanki “Yaramaz çocukluğumu burada bırakıyorum, emin olabilirsiniz.” Der, gibi arkama saklamış ve öylece bakmıştım Aykutların evinin kapısından. Aykut, benimle aynı yaşta, o gün babası top alacaktı Aykut’a. Hatta kiraz getireceğini ballandıra ballandıra anlatmıştı bize. Merdiven başında gördüm onu. Bilyesi yuvarlandığında merdivenlerde gördüm. İki kapı arasında sırtını yaslamış dururken beni görmedi bile.
Haksızlık ediyorum, farkındayım. Aykut’un öyküsünü anlatmaya devam etmeyeceğim. Zaten babasından bir yıl sonra ninesi de öldü. Aykut, cebinde bilyelerle dolaşmaktan başka bir şey yapmadı ninesi ölünce. Hindilerin bulunduğu bahçe duvarına oturup saatlerce başına geçen sıcağa aldırmadı. Aykut öldüğünde on yedi yaşındaydı. Otobüse yetişmek için koşmuş biraz, kalbinin delik olduğunu ve herkesten gizlendiğini o gün öğrendik arkadaşlarla. Yol kenarında bulmuşlar, ağzının kenarında gülümseme varmış, öyle dediler. Aykut’un gülümsemesini hatırlamaya çalışıyorum. Zihnimde buna dair bir anı yahut fotoğraf yok. Sanki ben, Aykut’u merdiven başında öylece ağlarken görünce ve babası, ninesi ölünce hiç gülmedi diye düşünüyorum.
O gün, bir çok insan gelip gitti köye. Cenaze merasimi kalabalıktı. Aykut, kadınların arasında kaldı. Kadınlar bırakmadı onu. Biz her zamanki neşemizle tabutu mezarlığa kadar takip ettik ve cesaretlilerimizden bazıları kefenli bir bedeni mezara yerleşirken gördü. Aykut daha çok zaman ninesiyle hindi güttü. Ninesinin türkülerini duydu. Merdiven başında ve tırabzanlara yaslanmış ağlarken hatırlıyorum onu. Ninesinin kocaman ellerinde kaybolan yüzünden kalan en kuvvetli hatıra bu. Aykut’a haksızlık ediyorum. Kendime de haksızlık ediyorum. Böyle bir hatırayı sık hatırlamanın kime ne faydası dokunur ki? Her seferinde nebula halinde içimde dönüp duran bu öyküyü anlatmayacağım. Burada kalacak. On yaşında bir çocuğu ağlarken tasavvur etmek tatlı bir hüzün vermiyor bana. Öyle ki, bazılarında böyle bir tesir yapabilir ama bende değil. Aykut’un donuk, yaşanmamış, durağanlaşmış, ağır bir hastalığın nekahetinde gibi yaşaması ve genç yaşında ölmesi acı, hem çok acı bir tecrübe benim için.

Tahta basamaklı, mavi boyalı kapıları olan, sofasında yarım kilimleri bulunan evlerde büyüdük biz. Tarladan getirdiğimiz karpuzları hayatın yarım çullarının kenarına yuvarlayıverdik. Testilerin bir kenarında çocukları beklediler karpuzlar. Aykut, bilyelerinden başka çocukluk bilemedi sanırım. Aykut’un adını bile yazamadığım bir öyküyü göğsümü sıka sıka nasıl anlatabilirim? Anlatmayacağım.


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz