...

10.7.2010
938

KAÇAK VE KURNAZ

Rüyalarla yaşayan bir adamım.
Yangını ilk ben görmedim, görenden duydum, hemen geldim. Söndürülünce terk etmedim enkazı. Bu kez yangının tekrar parladığını ben gördüm. Yine söndürüldü. Sanırım ben söndürmedim. Ben sadece yangını gördüm.
Sonra, hayal kurmayı sevdiğim halde hiçbir hayalimi kemale erdiremedim. Kemale ermemiş hayaller, tiksindirici olabiliyor. Hangisini muhayyileme ilk çağıracağımı bilemiyorum.
Çok rüya görüyorum. Nicelik olarak, bölük pörçük rüyalar da anlaşılabilir buradan, nitelik olarak uzun ve tekmil rüyalar da. Bedenime sülükler yapışmış oluyor uyandığım zamanlarda. Kanım emiliyor ve yüzüm bembeyaz. Gözlerim, fersiz, dışına pörtlemiş, sakin, bir noktaya çakılıp kalıyor. Zayıf bir bedene hiç yakışmayan duruşlar.
Zorlanıyorum. Rüya görmek dinlendirir aslen. Yorgun uyanmak da vitamin eksikliğine bağlanabilir. Cinlerin alıp götürdüğü ve sabah ezanıyla kan ter içinde evine bırakılan divaneler de bilinir şeyler. Rüyalarıma alıştım.
Her zorlukla beraber kolaylık vardır, zorluğa alışabilirim. Bir kelime var rüyalarımda, onu aramak için dalıyor gözlerim. Yok aramıyorum. Sanırım, sanmaktan başka... , öykü okumaktır yaşamım ve rüya gördüğüm zamanlar, yine yaşıyor oluyorum. Yani, aklımda kalıyor tüm rüyalarım. Uyanınca ağız tadı yahut azıcık korku değil. Aklımda kalıyor rüyalarım. Bir çok anlama gelebilir gördüğüm rüyalar, tek bir mesaj olsaydı bulur kurtulurdum. Bir çok mesaj barındırdığını sanmak da aptallık. Uyduğum zamanlar, uyumaktan başka maksadım olmuyor. Kelimeler duyuyorum uzun, kısa, yerden bitmiş gibi, ağaçtan çıkmış, dağdan yuvarlanmış...
Ekin tarlasına, çıplak kayalar üzerinden yuvarladığım kar yumağını salıverdim. Kadınlar bellerini tutarak doğruldular, alınlarındaki teri silen erkekler gülümsedi, tırmık çeken çocuklar koşup geldiler. Kürek vardı elimde, tarla sulanacak vakit de değildi üstelik. Kürekle ikiye böldüm, kar yumağını. İçinden ne çıktı? Vallahi koşuyordum. İçinden çıkan ne ola? Bacaklarımda derman kesilene kadar koşuyordum ve yemin ederim haklıydım. İki adımda bir ardıma bakıyordum, onlar da gelsinler istiyordum. Koşmak ulvî bir şeydi, burun deliklerim açılıp kapanıyordu. Bir kelime uçtu içinden, içimden mi yoksa.
Ekmek parası, hayır. O anlama gelen bir şeyler gülümsedi adamlar. Kadınlar, oraklarına davrandılar, başaklara yaslandılar. Sarı bir tarlaydı, yanık tenli çocuklar karpuz kiri çenelerini testiye yaklaştırdılar, su istendi onlardan. Bir kelime olarak “su” ne ifade ediyor? Ya suyu görünce nasıldır, elime alınca, dudaklarıma dokununca, onu içimde hissedince? Üç kere içtim, alnımda güneş vardı, üç kere içtim, üçüncü de bir şeyler dedim. Dağa baktım, güneşin altında sakince parıldayan kayalar vardı. Bir daha baktım, küçük seller önünde yuvarlanan taşlar ve çamur vardı. Kısa aralıklarla kırpıştırarak gözlerimi, baktım. Güneş ve su dönüşe dönüşe ta ayaklarımın dibine kadar geldiler.
Başkası için mesaj yüklü olarak değerlendirilebilir, benim için değil. Terk edilmiş köy camisiydi yanan ve yandığını gece yarısı köye dönen muhtar haber verdi. Fazlalık bir şeydi cami, başka evleri yakmasından korkuldu. İlk suyu ben taşıdım. Elden ele verelim diye ben teklif ettim, söndüğünü bir başkası söyledi. Herkes gidince, yeniden tutuştuğunu yine ben söyledim. Yıkılması gerekiyordu zaten, köylüler karar birliği edemiyorlardı, yanmıştı da, çok zarar görmemişti ya, olsun yanmıştı. Bir dinamit lokumu buldu muhtar, yakıp içine attı. Aşağı sokakta bekledim, o patlayana kadar kimse yaklaşmasın diye. Patladı. Yıkılan duvarlardan sonra sevindim. Köyün girişinde kocaman, yepyeni bir cami yapmıştılar zaten. Sevinilmeyecek bir şey yok. Yangını da ben görmedim ilk.
Çok rüya görüyorum.
Kelimeler görüyorum. Kaçışıp duruyorlar. Gördüğüm şeylerin bedeni sadece kelimelerden örülü oluyor. Adam mesela, bir tasvirin uzayıp giden kelimelerinden ibaretse ben, onun öyle bir adam olduğunu biliyorum. Görüvermek ne kadar kolay oysa. Ne çok şey okumak zorunda kalıyorum. Saatime bakıp kaç olduğunu görmek için bir sürü kelime kullanmak zorunda kalıyorum. Kar yumaklarının içinden kaçıp giden kelimenin ne olduğunu düşünüyorum. Neydi? İçtiğim kahvelerin tesiri midir, gece boyu uyanıp durmalarım? Her uyanışımdan sonra başka bir rüyaya geçiyorum. Rüyalarım olmasa değil, olması gerektiği kadar olsa. Çok mu rüya görüyorum? Rüyasız geçen zamanlarım, uyumadığım zamanlar, canlıların canlı, ölülerin ölü olduğu, güneşin gerçekten yaktığı ve karın gerçekten dondurduğu zannedildiği zamanlar, kimin rüyasındayım diye merak ediyorum. Çünkü ben bir çok insanı rüyalarıma çağırıyorum. Ölüler de geliyor çağrıldıkları zaman. Zaman bölünmez bir bütünse, zevzeklik değilse bu şey, öldüğüm zamanlarda diri bulunanların rüyalarına diri olarak girmek ve tekrar canlılığımı –tuhaf bir tecrübe bu canlılık- hatırlayıp rüyalarımdan çıkıp yatağıma ulaşmak ihtimali varsa, niçin uyuyorum o zaman? Sadece rüya görmek için mi? Biri beni görüyor, biri beni rüyalıyor.
Uyanmak ne zor. Kalkıp işe gitmek, sıcacık yatağımdan. Oysa bunları düşünerek geçirdiğim bir sabah daha hoş. Miskinliğin de anlamı var, bulabilirim. Kahvaltı yapabildiğim rüyalardan sonra tok uyanabilirim güneşle.
Pencereme kartal konması, çok yüksekte oturduğum anlamına çıkabilir. Kartal beslediğim, hayvanat bahçesinde çalıştığım, kartal istilasına uğradığım, şaşkın bir kartalla karşı karşıya bulunduğum... her manaya gelebilir, ben söylemeden önce. İşte söylüyorum: Vallahi rüya görüyordum. Pencereme bir kartal konmuştu. Serçeler için bıraktığım bulgurları yemeye çalışıyordu sivri gagasıyla. Ben serçeleri yiyebileceğini düşünmüştüm.


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz