...

16.9.2010
810

HATIRALAR KİTABI

Yıl 2003, ay eylül, gün 25 perşembe. 

Yok bir şey canım, her hangi bir olayın tarihini veriyor da değilim. Haklısınız, böyle başlayan bir öykü beni de heyecanlandırırdı. Hani günlerde sözü dinlenir, orta yaş teyzelerin tahkiye girişimleri gibi oldu öykünün başı. Farkındayım. Bu tür, tarih vererek başlayan hikayeler beni de sarmıştır. Anlatır teyze,  1979 yılında, kocamla Kütahya garında tren bekliyoruz... Ne güzeldir değil mi? Takvim işte, adı geçince bir güven bir heyecan geçiyor zihinlerimizden. 

Yok, ben elime geçen yaprağa bakıp söyledim o, baştaki tarihi. Mutfağa astığım minik takvimin yaprağında yazıyordu bütün bunlar. Ne yıl o yıl, ne gün o gün. Tembelliğim işte. İlk gördüğümde nasıl da sevmiştim o küçük takvimi. Normal takvim yaprağının yarısı kadar bir şey. 607 yıl önce Niğbolu’da zafer kazanmışız, öyle yazıyor. Küçücük bir şey, nasıl da yazıyor. Bir yıl da şimdi eklemeliyim. Arkasını çevirip bakıyorum, Mimar Sinan’ın hayatını anlatıyor kısacık. Bir çok savaşa katıldığını da öğreniyorum, minik takvimimden. 

Ocağın başında yemeği karıştırırken gözüme takılıyor minik takvim karşı duvarda ama bir türlü koparmayı akıl edemiyorum. Oturma odasındaki takvimin bile koparıldığı yok bazı haftalar. Arada bir eşim elinde bir çok takvim yaprağıyla içer çayını. Kâh yatmadan önce koparır, bir Temel fıkrasına gülerim. Eşime de anlatmaya çalışınca neşem kaçıverir, aman al oku, derim. Beceriksiz bir fıkra anlatıcısıyım yani. Her yılın sonuna yaklaştığımızda bir yerlerden çıkagelir kalın ciltli bir takvim. Pratik bir kadın değilim belki fakat takvim yapraklarında böyle bilgiler dolu. Hiç biri de aklımda kalmaz. Pratik bilgileri akılda tutmanın da pratik bir yolu olmalı. Pragmatik bir mektuptur ya takvimler, onun için kitaplar gibi arkadaş olamazlar insana. Ders kitaplarının akıbeti neyse onların da akıbeti odur. 

Babamı hatırlarım takvimlerden söz açılınca. 

Karlı bir kış akşamıdır. Akşam ezanı erken okunmuş, evlerin bacaları daha çok duman salmaya başlamıştır. Sokaklar ıssızdır. Annemde bir telaş, biz üç kız da nazlanmalar. Sofra hazırlanır. Soba özellikle harlandırılır. Oturma odasına özel bir çekidüzen verilir. Minderler hafif kabartılıp bırakılır, etraf toparlanır. Sobanın yanındaki boş alana iki kalın minder konur. Kapı vurulur, küçük kardeş olarak ben, koşarak kapıyı açarım. Babama sarılır, sevinç çığlıkları atarım. Babam gocuğunu, ceketini, kazağını, atkısını asar ve doğruca sobanın yanına konulmuş kendine has minderine kurulur. Çoraplarını çıkarır, ayaklarını sobanın alt kısımlarına dayar, ısınmayacak bu meretler, der -ama mutlaka böyle der- sonra zor bir işe soyunur gibi kollarını sıvar ve lavaboya gider. Ellerine hohlayarak sobanın üzerinde duran güğümü boğacak biçimde güğümün boğazına yapışır. Üşümüştür babam. Havlusunu tutarım, başımı okşar. Seccadesini sererim, yanına dururum. Ellerimi onun gibi kaldıracağımı bilir, göz ucuyla bana bakar, ellerini önce benim yapmam gerektiği gibi yapar sonra bütün ciddiyetiyle susar. Uzunca bir suskunluktan sonra selam verir, beni kucağına alır, beraber dua ederiz. Bu arada çorbanın kokusu odanın içini sarmıştır. Sobanın çıtırtılarına eşlik eden radyodan ajanslar geçer. Bazen kaşığını siniye vurur, haberler önemlidir. Hemen susmamız gerektiğini biliriz. Ablalarım bir şeyler fısıldaşırlar annem, kaşlarıyla babamı işaret eder. Babam sobanın yanındaki minderine kurulur, önce o kalkar sofradan. Annem, hafiften yüzünü buruşturur, naz yapar yani. Yanında hazır bulundurduğu çay tepsisine uzanır ve demli bir bardak uzatır babama. Babam, bardağı yanına özenle yerleştirir, elini göğüs cebine atar. Paketini ve çakmağını çıkarır. Muhtar çakmağını iki çakar, üç çakar, ters çevirip dizine vurur. Sonunda yakar sigarasını. Bir duman üfürür, çayından bir yudum alır. Başımı yana eğip onu seyrederim. Erkek olsaydım, muhakkak böyle yapardım ben de. İkinci yudumdan sonra aklına bir şey gelmiş gibi karşı duvara bakar ve takvimi işaret ederek, kim getirecek yaprağı?, diye sorar. Ben koşarım, hoplar zıplar yetişemem. Küçük ablam büyük ablama dürter, nasılsa anlaşırlar ve birisi takvim yaprağını koparır. Herkesin ayrı bir yaprak koparışı vardır. Annem, çarşaf yırtar gibi el kararı çekiverir yaprağı. Büyük ablam, bir eliyle arkalığına bastırır korka korka asılır yaprağı. Küçük ablam, ille bir yerlerini sakatlar yaprağın. Babam başkadır; okşayan elleriyle yaprağı tutar, büyük bir dikkatle çeker alır sonra, şirazede kalan küçük parçacıkları minik minik kopararak sobanın üst kapağından atar ve yerine oturur. Yaprağın ön kısmındaki bütün bilgilere göz atar, bazılarını bize de aktarır, illa ki arka kısımdaki malumatları yüksek sesle okur. Annem bazen, zemheri girdi mi, çıktı mı, ay döndü mü, gibi sorular sorar. Babam, ilginç soğuk ve fırtına isimlerini telaffuz eder gülümseyerek. O gün yeni başladığı bir kitap varsa elinde yaprağı kitabının arasına kor ve kaldığı yeri beller. Önemli bulduğu yaprakları büyük ablama verir, sırayla okuyun, diye tembih eder. Üç bardak çaydan sonra ısındığı söyler, sobanın alt kapağını kapatır. 

Böyleydi babam. Her yıl başka başka takvimler bulur getirirdi. Renklisinden, karikatürlüsüne; ciddi bilgiler vereninden, bol fıkralısına kadar bir çok takvim tanıdım onun sayesinde. En çok da bol fıkralı ve “püf noktalı” olanlarını sevdim. Üzerinde saat olanları vardı, ayın hallerini gösterenleri... Ne çok yaprak kopardık birlikte. Beni kucağına alırdı, boyumun yetişmediği zamanlarda. Yarım bir yaprak verirdim eline. Kalan kısmıyla da beni kucağından indirince ilgilenirdi. 

Eşim de takvim sever birisi. Bu yıl başında da bir takvim astı duvara. Sanırım takvim sevmeyen birisi yoktur memlekette. Masanın üzerinde biriken takvim yapraklarını atmaktan bıktığım zamanlarda eşim, geçmişini atıyorsun, daha dikkatli davran, diye alay eder hâlâ. Takvim yaprağını gözlerine yaklaştırarak namaz saatlerine bakan ve cebinden köstekli saatini çıkarıp kontrol eden dedemi nasıl unutabilirim, takvime bakar da. Boyum kadar çocuklarım oldu, takvimsiz bir yıl geçirdiğimi bilmem. Nasıl bir eşyadır ki, bizimle beraber yaşar? Belki peşi sıra kopup giden yaprakları tasvir eden animasyonlarda olduğu gibi biten bir şey değildir takvim. Su gibi akıcı bir şeydir, hiç dinmeden akar. Takvim bu akar mı akar.  Yaprak yaprak içeriz de kanmayız ona.

Geçenlerde raftan kalın ciltli bir kitap indirdim. Babam rahmetliden kalan bir kitaptı, sarı bir yaprak çıktı arasından. Yıl 1969, mart ayı, gün 13... Gözümden damlayan yaşlara engel olamadım. Belki de benim minik ellerimle koparıp babama götürdüğüm bir yapraktı o. Kırk beş yaşımda olduğumu hesapladım hemen. Yıl 1969 olduğuna göre, on yaşımdaymışım o günlerde, babamın soba yanında oturduğu ve benim takvim koparmaya başladığım yıllardı. Kopardığım her yaprakta geçmişi gördüm. Kopardığım yapraklardan biri de bir gün -kim bilir- belki kızımın eline geçecekti. 

Akşam akşam nereden aldım şu takvimi elime canım. Sulu gözlülüğüm tuttu yine. Bizimki görse şimdi takvimi kitap gibi çevire çevire okuduğumu ve gözlerimin yaşardığını, babacığını mı özledin?, diye sorar. En iyisi takvimi yerine asmalı ve ocağa çay koymalı. Bizimki gelince önce çayını merak eder şimdi. 

 


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz