Kitap Tutkunu  Eğitimci, Kitapların içinde hergün yeniden doğuyor
23.6.2020 15:03:00
2327

Okul öncesinde hediye edilen bir kitabı okumak için; kendi kendine okuma yazma öğrenen emekli eğitimci Arslan Ergüç hayatından ders dolu anılarını paylaştı.

88 yaşındaki Arslan Ergüç, ilk okuduğu kitapla başlayan kitap ve okuma sevgisiyle,  bugün 5000 ‘i bulan kitaplarıyla bir kütüphane oluşturdu. Gününün büyük bölümünde düzenli olarak okumaya devam ederken, her yeni bilginin yeni bir ufuk, yeni bir doğuş olduğunu hissediyor.

Arslan Ergüç, sorularımızı içtenlikle cevaplandırdı. Hayatını şekillendiren, önemli dönüm noktalarını, sözleri, öğütleri ayrıntılarıyla anlattı. Hem öğrenci hem de öğretmen gözüyle, yaşadıkları  bugüne ve yarına  da düşülecek önemli notları, deneyimleri içeriyor.

İzmir’de Oğlunun yakınlarındaki kendi  evinde yalnız yaşayan, Arslan Ergüç düzenli ve programlı yaşamına devam ediyor. Hergün kitaplarıyla buluşuyor. Şu anda da kitaplarının envanterini yeniliyor.  4836  kitabını sınıflandırarak kaydettiğini yeni kitaplarla büyümeye devam eden kütüphanesindeki kitapların  5 bini geçeceğini tahmin ediyor.

Tavşanlı’da, ilk ortaokulun müdürü olarak görev yapan, Atatürk Lisesinin açılmasında Tavşanlı halkı ile elele, gönül gönüle o zamanların çok önemli kazanımlarında emeği geçen; nezaketiyle, kişiliğiyle iz bırakan Arslan Ergüç Hocamızı dinlerken ve kaydederken, ben 1930’lu yıllardan bugüne,  sanki bir zaman yolculuğundaydım. Bu söyleşiyi de olabildiğince  bire bir aktarmaya çalıştım. Her anı başlı başına mesaj gibiydi. Bu nedenle de, ara başlıklarla sunmaya çalıştım.

-BİR HEMZEMİN GEÇİTTE DÜNYAYA GÖZLERİNİ AÇTI -

Babam Afyonkarahisar’ın  Çobanlar  istasyonunda makascı olarak görev yaparken,  istasyondaki lojmanda beklenen zamandan önce, doğum başlayınca ben de; çift atlı arabada bir hemzemin geçitte doğmuşum.

1932 yılında 11  aralıkta, annemin sancıları beklenen zamandan önce başlayınca, babam yakındaki   , köylerden birinden çift atlı bir araba bulabiliyor. İki kızkardeşimi de alıp yola koyuluyorlar.   Ancak, tam hemzemin geçitten   geçerken doğuyorum. Fakat,  demiryolunu geçerken arabanın tekeri çıkıyor.  Yakınlardaki , barakada devlet demir yolu askerleri var. Babam bu askerleri yardıma çağırıyor. Arabayı çekip onarıyorlar ve  Afyonkarahisar’a geçiyorlar.

Hala ben de durur; babam orada o günün takvim yaprağına  “oğlum arslan efendinin doğum günü” diye not etmiş.

 KİTAP AŞKI, BİR HEDİYE KİTAPLA BAŞLADI

 4.5- 5 yaşlarında idim.  Babamın önceki eşinden olan bir ağabeyim vardı. Bize ziyarete gelirken, kardeşlerime ve bana kitaplar getirmişti. Bana   çocuk hikayeleri diye bir kitap hediye etti. O kitabı çok sevdim. İçinde yazılanları ise okumak isteğim çok güçlü olunca, okuma yazmayı, babamdan, ablalarımdan, annemden, öğrenmeye başladım. Sonunda okumayı başarmıştım. Tabii ki okumamda, babamın gece mesaileri sırasında, gündüz saatlerindeki çalıştırmalarının etkisi çok fazla idi. Bu kitabı okuduktan sonra başka kitapları okumaya başladım.  Hala o günlerde okuduğum,  Şile, Kızılırmak, Karadeniz hikayelerini hiç unutmam.  Çocuk Haftası diye bir dergi , Nasrettin Hoca , dede korkut hikayeleri okula başlamadan okuduklarım arasındadır. Ağabeyim ablama da Dağların çocuğu diye bir roman getirmişti. Onu da ilkokula başlayınca okumuştum. Kitap aşkımın ilk kıvılcımları sanırım bunlar oldu.

BABAMIN ÖĞÜTLERİ

Babamı çok erken yaşta kaybettim. Ama onunla yaşadığım zamanlar hep dolu dolu zihnime kazınmıştır.   

Birgün Tınaztepe’de    güneş batmak üzere iken ; cennet gibi bir yerdeyiz. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. İşte tam burada   bana kelime-i şahadeti öğretti.” Bu Cennetin anahtırıdır “ dedi.

Ardından; “Yemin etme  “Vallahi” diye  ve asla  yalan söyleme , küfür etme, dedi. Şu yaşıma geldim. Yemin etmedim. “Emin Olun Böyle” dedim.   Ama o sıralarda, akranlarımın çoğu; yeminle konuşur, küfürle bitirirlerdi her cümleyi.   Ama babamın bu öğütlerini hiç çiğnemedim.

Bir tokadını yemedim,  ama bazı prensipleri vardı.  Bir akşam üzeri sofraya oturduk, yemeye başladık. Ben yemeği beğenmedim. “Yemeyeceğim”  deyip sofradan kalktım.  Annem beni sofraya çağıracak oldu. Babam engelledi. O gün aç kaldım. Ama yemeği beğenmemek olmayacağını iyi öğrenmiştim.

Gene aklımdan kalanlardan biri  bir köy bakkalına gittim. Aldığım şeyin parasını ödedim. 25 kr. Para üstü verdi. Ama ben bunu düşürdüm.  Tahtanın aralığından gitti.  Eve gelince babama söyledim. “git onu bul getir “dedi. Almak mümkün değildi.  Annem bana 25 kr. verdi  ve babama verdirdi.  Daha sonra anladım ki bu hiç unutmadığım olay, aslında bir dikkatli olma dersiydi.

5. sınıfta bana zarflar yazdırır.  Beğenmediklerini bir kenara alır,” yeniden yaz” diye en güzeli buldururken, öğretirdi.   Çarpım cetvelini ezberle demezdi. Ama motive ederdi; “Arslan çarpım cetvelini bilir, yanında taşır”  derdi. Direkt ezberle demezdi.

Babamın öğrettiği  bir başka şey de; Mors alfabesiydi.   

“DAVUL TOZU MİNARE GÖLGESİ ARADIM” 

Babam; benim esnaf olmamı isterdi. 3. Sınıfta, kunduracıda çıraklık yaptım bu yüzden. Birgün ustam bana para verip, “davul tozu, minare gölgesi al gel” dedi.  Ne kadar anlamsız gelse de; çırak olarak, ustanın dediğini yapmak zorundaydım. Bu sorumlulukla belki benim bilmediğim bir şey olabileceğini düşünerek; dükkanlara sormaya başladım. Esnaflar da nereye sorsam ciddi ciddi yok diyorlardı. Ne gülen ne de “öyle bir şey yok” diyen oldu.  Meğer, bu çıraklara yapılan bir nevi sınavmış, kimi herhangi bir şey alıp gelirmiş, ya da başka bir şekilde davranırmış. Ben “usta bulamadım”  deyip parayı verdim. Yanında başka esnaf komşular da vardı. Biraz güldüler ve bana ” bu para senin çalışmanın karşılığı” dediler. O zaman para kazanmanın ne demek olduğunu anladım. Ben çıraklığı bir tür öğrencilik olarak algıladığım için, bir parasal karşılığı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama anladım ki:  ben esnaf olmaya uygun değildim.

 OKUL YILLARI VE ANILARI

Okul çağım gelince; istasyona yakın bir köyde; 5 sınıfın aynı sınıfta tek öğretmenle  ders gördüğü   ilkokula başladım. Üst sınıfların derslerini  merakla dinlerdim. Ama öğretmen biraz öfkeliydi.  Bir gün hepimizi sıra dayağına çekti. Ben o gün eve ağlayarak geldim. Bunu bir türlü onuruma yediremedim.

 2.  ve 3. sınıfları,  Afyonkarahisar’da il merkezinde okudum. Dayımın yanında kalıyordum. Yaz tatillerini de Afyonkarahisar’da geçiyorduk. Bağlarımız vardı. Bağ evlerimiz vardı. Orda tarlalarımızda bağlarımızda çalışıyorduk.

 1939’ larda, ilkokul çağındaki unutamadıklarımdan biri ; bit kontrolü yapılmasıdır. Sonra bir ilaç bulundu, o sorun bitti. 

Başka bir anı;

2. Sınıfta idim. Bir müfettiş geldi. Afrikadan söz edildi. Ben de “Armut Efendim”  dedim. Müfettiş de  biran kendine dediğimi sandı. Benim haritadaki  Afrika şekline dediğimi anlayınca espri olduğu anlaşıldı.  

4. sınıfta babam Isparta’ya tayin oldu. Biz Isparta’ya taşındık. Orada okul devam etti. Diplomamı da Isparta’da aldım.

0 YILLARDA KITLIK VARDI VE ACI KAYIP

Isparta’da okuduğum yıllarda, Kıtlık vardı. Ekmek karne ile alınıyordu.  Bu zor yıllarda,  5. Sınıfta iken babam hastalandı. Annem babamı İzmir’e hastaneye götürdü. Hastanede babamın  yatması gerektiği söylenince annem babamı bırakıp döndü. Dönünce benim okul durumumla ilgili okula görüşmeye gitti. 5. Sınıf sonunda girmem gereken sınava önce alınmam için ; Ethem Erten adlı öğretmenime durumu anlattı. Çünkü sınava giremezsem mezun olamayacaktım.  

Öğretmenim, anneme bunun mümkün olamayacağını söyledi.  Annemin “Ben hastaneye gidince Kimsem yok başında kalabilecek “ sözüne karşılık ; “Kimsem yok ne demek, Arslan benim yanımda kalsın. “ dedi. Sınav bitinceye kadar onunla kaldım. Sınava girdim, başardım ve diplomamı aldım. Annem ile İzmir’e babamın başına geldik. Annem ve teyzemle beraber, babamın yanına diplomamla ziyarete girdik. Diplomaya sevindi. Babamın elini öpüp döndüm. İkinci ziyarete gitmeye hazırlanırken, Bekir diye bir kişi geldi. Bize bir kağıt verip; “Hasan Hüseyin Efendi  vefat etti. Defnedildi, bu kağıtta mezarlığın numarası yazıyor. Bir mevlit okuyuvereyim”  dedi. Annem teyzem inanamadılar. Hastaneye gittiler. Durum ne yazık ki gerçekti.

Babamı, Devlet Demir Yolları defnetti. Biz de Isparta’dan Afyonkarahisar’a dayımın  yanına taşındık. Birlikte yaşamaya başladık.

AFYONKARAHİSAR YILLARI

Dayım  demircilik yapıyordu. Ben Ortaokula yazıldım.  Yaz tatillerinde dayımın yanında  demirci çıraklığı yapıyorum. Bağları da çok seviyordum.  Orda da bir anlamda çiftçilik yapıyorduk. Afyon lisesinde okumaya başladım sonra,  sınıflar çok kalabalıktı,  ben çok çalışıyordum. Başarılı bir öğrenci oldum. En çok  Türkçe dersini  severdim.

Ortaokulda Fransızca öğrenmeyi seçtim.

MÜZİK’TEN İKMAL

Müzikten öğretmenim sınav yaptı. Ben ilk sınavda 7 aldım ama notaları okuyamayınca ikmale kaldım. İkmalde başardım. İkinci sınıfta müzik dersinde istiklal marşı söylerken makamını güzel söyleyemediğim için beni susturdu.

ÖĞRETMEN;   BAZEN HAYATA DOKUNABİLİR

Öğrenci, olduğum yıllarda, öğretmenlerimin hayatımı etkileyen olumlu olumsuz etkilerini düşünerek, eğitimcilik hayatımda bunları  değerlendirdiğim zamanlar oldu.  Mutlaka bizim değerlendirmelerimiz dışında da değerlendirmeler olabilir ama, belki bir katkı olur? Onları bu nedenle paylaşabilirim.

Edebiyatta, şiirler, kompozisyonlar çok iyiydi. Bir kompozisyonda “hora geçer”  demişim hoca iyi not verirken; “makbule geçer”  diye düzeltmiş. Bu düzeltmeyi hiç  unutmadım. Daha çok özen göstermemi sağladı.

Salonda bir gün gürültü ediyoruz. Öğretmen odasından bir  idareci  çıkıp “Gelirsem Allah yarattı demem”  diye bağırdı . O an bütün sesler kesildi.

Lisedeyken,  bir gün genç bir öğretmen girdi dersimize. “Müzik, resim, beden eğitimi, yabancı dil hariç  sekiz  dersin öğretmeniyim.” diye tanıttı kendini.  Bir gün o nöbetçi oldu. Biz kış olduğu için, dışarı çıkmadık. Ama O hızla dışarı çıkmamız için bağırarak uyarmaya başladı. Ben çıkarken;  “Ne telaşe memuruymuş”  dedim. O da bunu duydu. “Gel buraya dedi”  ve beni müdür başyardımcısına götürüyor idi. Ben telaşlandım. Çünkü sevdiğim başmuavinin karşısında utanacağımı düşünerek,, affetmesini diledi.   “Affettim,  ama aslında bunu vicdanen affedemem”  dedi ve  bana iki tokat attı. 

O öğretmenle sonraki yıllarda  karşılaştım:

Bolvadin lisesinde müdür baş yardımcısı oldum. Bir tayin yazısı geldi. Bu tayin olan kişi bana tokat atan öğrenmenimizdi.  Müdürlüğü alınmış, bize öğretmen olarak  atanmıştı.

Son derste bu öğretmen  laboratuarda zile rağmen ,  sınıfı  boşaltmıyor. Sınıf kapısının zile rağmen açılmadığını gören nöbetçi öğrenci,  defteri almak için kapıyı tıklatıyor.    Zilin çaldığını hatırlatarak,defteri alması gerektiğini söylüyor.      

Öğretmen yaptığı deney bitmediğinden dolayı,  deneyi böldüğünü belirterek, bu öğrencinin cezasının verilmesini istiyor. Ben  disiplin kurulu başkanıyım. Başka öğretmen olmadığı için o da kurulun bir  üyesi.  Kurulda üç öğretmen toplanıyoruz. Biz çocuğu çağırdık. Çocuk, bunda bir kasıt olmadığını anlattıç Ben ve diğer arkadaşım, çocuğun bir kastı olmadığına kanaat getirerek, uyarılmasını uygun görürken, bu öğretmenimiz, ısrarla okuldan atılmasını istiyordu.Bunun üzerine, ona  ;  Benim yöneticiliğimi, insanlığımı, nasıl bulduğunu sordum. Gayet iyi dedi. Bunun üzerine ben ;   bana öğrenciliğimde kendisinin  tokat attığını hatırlattım. O da “Bu nöbetçi çocuğa da iki tokat atsaydım. Kurula gelmezdi konu” diye cevap verdi.  

Orta birinci sınıfta iken; çarşamba günleri öğleden sonra her öğrencinin katıldığı  etüt sona erince;  sınıftan aniden bir  yüksek seslerle bağırtı çağırtı yükseldi.     Öğretmen daha sınıftan çıkmadan, çıkan bu gürültü üzerine  Müdür yardımcısı geldi.  “Kim bağırdıysa söylesin”  diye seslendi. Ben de dahil,  3 arkadaş çıktık. Çünkü müdür yardımcısı, bağıran çıkmazsa hepinizi  kovacağım , demişti. Ben orada belki çok fazla bağıran değildim. Fakat bu gürültüde benim de payım olduğunu , ve babamın ilke edindiğim” asla yalan söylemeyin”  tenbihini tutarak, öne çıkmıştım. Müdür yardımcısı ;  “Bunların hatırına doğru söyledikleri için hepinizi affettim”  dedi.   

Lise son sınıfı, iyi derece ile bitirdim. Liseden sonra milli eğitim bakanlığı tarafından bir devlet olgunluk sınavı yapılıyordu.  Bu sınav o sıralarda üniversite seçme sınavı  ayarında bir sınavdı. Beni olgunluk diplomam pekiyi idi.  Benim başvurduğum bütün okullar, ücretsiz olarak kaydolmam için davet gönderdiler.  Ama ben ısrarla Gazi Eğitimi istiyordum. Orası olmadı.   Diğerlerine de ilk tercihim öğretmenlik olduğu için gitmedim. O zaman öğretmen olabilmek için önce kendi bitirdiği okul bir değerlendirme yapıyor.  Sonra gideceği okulda yazılı sınav yapılıyor. Yazılı sınavı başaranlar da mülakata alınıyor. Mülakatta kazananlar da okula kayıt yaptırıyorlar. Bütün öğretmen okulları da yatılıydı.

 “MÜDÜR EN İYİ ORTAM HAZIRLAYANDIR. “

Şuhut’ta ilkokul öğretmen vekilliği  yaptım.  Ben bu okulda öğretmenliğe ve yöneticiliğe dair  çok şey öğrendim. Burada tanık olduğum bir olay, hiç unutmadığım bir ders gibidir adeta.

 Bu okulda bir Stajer öğretmen vardı. Stajerliğinin kaldırılması için, müdürün ve bütün öğretmenlerin  izlediği bir ders verecekti. Bu dersin konusu, ilkokul öğrencilerine “Baba bana bal al” ı öğretmesiydi. Stajer öğretmen sınıfa elinde bir sepetle ve balla girdi.   Bunlarla öğrencilere akıllardan silinmeyecek kadar güzel bir ders işledi. Ama  Müdür bey, bu  stajer öğretmene eksik ve kusur arar şekilde eleştiriler sıralamaya başladı.  Bunun üzerine   stajer de “o zaman bir de Müdürüm,  siz örnek ders  verirmisiniz biz de o zaman öğrenelim   dedi. Müdür bey dersi verdi ama üzerinde hiç konuşma fırsatı doğmadan olay sona erdirildi.

O zaman anladım ki; “yöneticilikle öğretmenlik aynı değil. Müdür en iyi ders veren değil. Müdür en iyi ortam hazırlayandır. “

EĞİTİM ENSTİTÜSÜNE  GİRİŞ  SINAVI  

Bir senelik vekil öğretmenliğimin ardından,  İstanbul eğitim enstitüsüne başvurdum. Sınavda Kitap okuma zevki nedir ?  konusunu açıklamam istendi.  “Oturduğum şehirde bir banka müdüründen bahsedilir,  Kitap merakı çok bilinir. “ diye başladım. Sınavı kazandım. Sözlüye girdim.   Alınacak çok az, ama sınava girecek çok fazla, Arif Nihat Asya’nın şiirini sordular.” Ey Mavi Göklerin Kırmızı beyaz süsü” diye başlayan şiiri;  Nihat Sami Banarlı üç kez uyardı.  Sesimi yükseltmemden dolayı. Ama çok güzel açıkladım. Yorumladım. Okula alındım.

Ders yılı başladı. Tarih öğretmeni ilk derse girdi. Bir Kitap getirdi. Aydın ilindeki PRİENE antik kentini anlatan bir kitaptı. Bu kitabı okuyup yorumlayacak  bir gönüllü istedi. Ben gönüllü oldum.  

 Bu kitabı okudum, konusunu çıkardım.  Ayrıca bir maketini de yaptım. Yıllar geçti, Tavşanlı’da görev yaptığım yıllarda yeni mezun olup gelen bir öğretmen, Tarih odasında maketimin durduğunu bana söyledi. Bu beni çok duygulandırdı. (1954 yılında mezun oldum, 1964 de Tavşanlı Ortaokuluna atandım. )

ASİSTANLIK SINAVI

Mezun olduktan sonra, Tarih Hocam Çağatay  Uluçay, asistanlık için çağırdı. Benim o zaman bir çocuğum vardı. Sınava girdim. Sözlüde ; Anadolu gibi bir yerde kurulan bir devletin tutacağı yol ne olur? Sorusu soruldu. Ancak bu sorunun cevabı, Niyazi Akşit  hocaya göre; “muvazzaa politikası; Hangi devlet güçlüyse onun yanında durulur.”  İmiş.   Bu hala benim aklıma yatkın gelmez. O zaman da değildi. Yani Anadolu’da kurulan Selçuklu devleti, Osmanlı devleti, hangi güçlü devletin yanında durmuştur. Böylece ben sözlüde kazanamadım,  görevime geri döndüm.   

 

BOLVADİN LİSESİNE ÖĞRENCİ RAĞBETİ

Bolvadin Lisesine tayin edildim. Orada müdür yardımcılığına başlamamı istediler. Orada gördüm ki;  çok sayıda çocuk, küme küme bütünleme sınavına geliyorlar  . Malatya’dan, Denizli’den Afyon ilden geliyorlar.  Bolvadin halkı bir  yurt yaptırıp okulun emrine vermiş. Bu yurt doluyor.  Müdür bey, herkesi geçirme, herkese diploma verme düşüncesinde. Bu okulda hiç kalan, takılan olmuyor.  Arkadaşlara bunu söyledim. O zaman fazla öğretmen de yoktu. Ben bunun çocuklar için hiç e faydalı olmayacağını düşünüyordum. Gereğince sınav yapmaya başlayınca, gelenler azaldı.   Afyondan gelenler epey geri döndü. Afyonda bir akrabam, bir öğrenciye sormuş, öğrenci biz bütünlemeye kalıp Bolvadin’de verip geçiyorduk. Şimdi Arslan bey diye biri gelmiş bozdu işimizi, diye dert yanmış.

Bunun dışında okulda disipline yönelik uygulamalar başlattık. Öğrencilerin, güneş battıktan sonra kahveye gitmemeleri  kararını  aldık. Biz kontrollere çıktık. 40 öğrenciyi oyun başında bulduk disipline çıkardık. İhtar cezaları verdik.  O çocuklardan birisi;   benim ihtarımı geri alın,  diye geldi okula.  Ama ben geri almayı isteyeceğine, kahve alışkanlığını bırakması için bir hayli çaba sarfettim.  Bu çocuk seneler sonra öğretmen oldu. Ben de müfettiş olunca teftişte karşıma çıktı.  Kimbilir belki de o ihtar  nedeniyle  hayatı değişenlerdendi. Onu bir öğretmen olarak karşımda görmek beni mutlu etti.

Bolvadin Lisesi, çok başarılı okullar arasına girdi. Oradan çok  okuyan yetişen oldu. Hala da güzel haberlerini duyuyorum.

TAVŞANLI’YA TAYİN OLDUM

Bir haber geldi. Tayinin geldi dediler. Tavşanlıya gelirken çok güzel bir uğurlama töreni yaptılar. Sonra beni yeniden buraya çok almak istediler ama ben artık Tavşanlı’da kalmayı tercih ettim.  Tavşanlı’da hiç yabancılık çekmedim.

“TAVŞANLI’DA HİÇ BİR YERDE OLMAYAN DERNEK”

Hiçbir yerde olmayan bir şeyi Tavşanlı’da gördüm. Her okulda koruma derneği vardı. Öğrencilere, okulun gelişmesine, büyük destekler veriliyordu. Ortaokulun Koruma derneği de, idaremize okulların gelişmesinde önemli destekler verdiler. Okulda ilave binalar yapıldı. Laboratuar yapıldı. Sonra Lise binası yapılıp açıldı. 

Özellikle lise binasının yapılmasında, koruma derneğinin ve Tavşanlı’daki bütün kesimlerin, işçilerin, memurların, esnafın hep birlikte katkıları gayretleri çok etkili olmuştu. Gli Müdürü Fahri Ergun Bey, sendika başkanı Mesut Pekcan,  Kızılay kolu Başkanı, Aycan Düzel Öğretmen, Kemal Boyacı, Ömer Boyacı, Kemal Öğütçü, Mustafa Batur , Sinema işletmecisi  Gültekin’ler, Müftü Ramazan Arslanbaba Ömer Mutafoğlu, Mehmet Kocabaş, Salih Kavuncu, bankaların idareceleri, Belediye Başkanı ,daire amirleri daha isimlerini   hatırlayamadıklarım da var. Ama kısaca bütün Tavşanlı halkı, okulların artmasında, eğitim imkanların gelişmesinde, hep beraber  bu konuda birleşmelerini hep hayranlıkla hatırlıyorum.

Tavşanlı’da herkes hoş geldin ziyaretime geldi. GLİ Müdürü Fahri Ergun bey   gelmemişti. Lise binası inşaatı bitti. Okul içindeki malzemeler alınacaktı. O zaman geldiler. Liste istediler. Ben okulun anahtarını verirseniz, ben liste çıkarırım dedim. Tunçbilek okulu yaptırılınca, öğrencilerin gönderilmesi konusunda bir anlaşmazlık yaşandığı için mesafeli durmuşlar. Tavşanlı’dan öğrencilerin gitmesi istenmemiş. Okul idaresi, sene ortası öğrencilere tasdikname verilmesine razı olmamışlar.

Ben bir de salon yapmalarını  istedim.  Kamil Bey, Bir Laboratuarınız yok dedi. Ben Laboratuarı açmıştım. Onu gösterdim. Bunun üzerine bugünkü salon açıldı. O binayı belediye başkanı yol geçecekti planı düzenledi buna göre. Binada gidip, listeleri hazırladım.  Böylece Atatürk Lisesi açıldı.   

 

BAZI YAŞADIKLARIMIZI ÇÖZEMEYİZ, GİZEMİYLE KALIR  

Her insanın ailenin açıklayamadığı gizemli yaşadıkları vardır. Ya da çok etkilendiği olaylar anıları süsler. Böyle bizim de  yaşadıklarımız, tanık olduklarımız oldu. Belki bazıları dudak büker ama bunların her biri, bizim değerlerimizin, yaşamımızın , sosyal zenginliğimizin yapı taşlarıdır.

Diğer yanda, herkesin bir unutulmayan; bazıları gülümseten, bazıları gülümseten  değişik anıları vardır. 

 ANADOLU MASAL KAYNIYOR, AMA BUNUN KIYMETİNİ BİLMİYORUZ.

 TAVŞANLI’DA BALIKLI HAVUZUN GAZİ BALIKLARI

Tavşanlı’da, Balıklı havuzunda, kambur, kapanmış yara misali izleriyle balıklar yaşar. Bunlar aslında yapıları itibariyle sıra dışı hatta mucizevidir. Ama nedense bugüne kadar, bilim insanları ya da resmi görevliler, ya da akademisyenler tarafından neredeyse görmezden gelinmiştir.

İsmail Hakkı Baltacıoğlu, 1930’lu yılların sonlarında  halkevleri denetimleri sırasında,  resim yapan bir ressam, ile karşılaşıyor. Ressam bir havuzdaki balıkların resmini  yapıyor. Bu balıkları yemezmisiniz? diye sorunca; “onlar gazi, onlar yaralı, onlar yenmez”  diyorlar.  Afyon da bir öğretmen , “Bizim Akarçayda da var”  diyor. Birileri, “olur mu öyle”  diyorlar. Baltacıoğlu; “ Halk söylüyorsa doğrudur. “ diye son noktayı koyuyor.

ASKERLERE DUA

Bir öğretmenimiz   anlatmıştı:

 “Bizim evin karşısında bir yatır var. Her sabah geliyor, bu yatıra yaşlı bir kadın geliyordu. Sonunda merak ettim. Ona neden hergün yatıra geldiğini ve ne yaptığını sordum.   ‘Askerlerimizin başarısı için dua ediyorum’ dedi..  Bir süre sonra gelmez oldu. Merak ettim, onu bulup, neden artık duaya gelmediğini sordum. ‘ Yatırdaki zat rüyama girdi. Bana, askerlerimiz başarılı oldu. Artık   duan kabul oldu. dedi, onun için gelmiyorum. ‘  dedi.  

ESRARENGİZ  ZİYARETÇİDEN , DOĞACAK ÇOCUĞA  İSİM

 Yıldızeli’nde öğretmenlik yaparken, başımıza çok ilginç bir olay geldi. Eşim ilk çocuğumuza hamileydi. O zamanlar, öyle çocuğun oğlan mı kız mı olacağı da bilinmezdi. Bir gün kapı çalıyor. Eşim açıyor kapıyı. Kapıda yaşlı bir dede var. Eşim daha bir şey söylemeden, dede; “Oğlunuz olacak adını Hasan Hüseyin verin diyor.”  Eşim, bir dakika deyip, ikram etmek için  mutfaktan bir şeyler almaya gidiyor. Dönünce yaşlı dedeyi  göremiyor.  Karşı komşuya soruyor, o  böyle birini  geçmedi diyor. Ama bizim oğlumuz oluyor. Üstelik babamın adı da Hasan Hüseyin. Adını Hasan Hüseyin veriyoruz. O ziyaret de öyle aile sırlarımız asında kalıyor.

KÖYE “FEVZİ ÇAKMAK “ TELGRAFI

Yıldızeli’nde , köy enstütüsüne , bir telgraf geliyor.  Gün ve saat belirtilerek Fevzi Çakmak  imzası ile, enstitüye  geleceğini bildiren bir telgraf. Telaş  ve hazırlık başlıyor. Öğrenciler karşılamak için istasyona gidiyorlar.  Çünkü,  O dönem  Fevzi Çakmak Meclis Başkanı.  Derken,   arka vagondan  eli çantalı bir genç iniyor.   Meğer,  adı Fevzi Çakmak imiş gencin . Çince okumuş.  Milli Eğitim de  Çince öğretmenini değerlendiremeyeceğini düşünerek,   buraya tarih öğretmeni olarak görüvlendirilmiş

İKİ ESNAF  SOCRATES’İ TARTIŞIYOR  

Yıldızeli’nde, bir  memurlar lokali vardı. Genelde burada memurlar gelip oyun oynarlardı. Ben oyun filan oynamam ama oturmaya giderdim.   Bir gün çaycı yanıma gelip, lokalin dışında benimle görüşmek isteyen iki kişi olduğunu söyledi. Lokale o sıralar sadece memurlar girerdi. Halktan gelip  lokalin girişinde oturanlar olurdu bazen. Dışarı çıktım. Kapının yan tarafında, iş kıyafetleriyle, iki esnaf oturmuş sohbet ediyorlardı. Ya da soluklanıyorlardı. Sonra onlar konuştukça ben hayrete düştüm.

Socratesle ilgili bir  anlaşmazlığa düşmüşler.   

Çok şaşırtıcı; Hani ;

“Ben bir şey biliyorsam, o da hiç bir şey bilmediğimdir” sözüyle,

“Birinci tür insan: Bilmediğini bilmeyen insan. Bütün kapılarını kendi eliyle kapatıp uykuya dalmıştır. Uyuyan insan hiç bir şeyi öğrenip anlayamaz, bilip tanıyamaz, ancak geçireceği bir şokla uyanabilir. İkinci tür insan: Bilmediğini bilen insan. Uykudan uyanarak eksikliğini fark eden, kararlı bir şekilde eksiklerini   tamamlamaya arzulu   ve   uyanan   insandır. Süreç   içerisinde   kendini   geliştirip olgunlaşacaktır. Üçüncü  tür  insan:  Bildiğini  bilen  insan.  Buna  uyanık  ve  Olgun-Kamil  insan  da  denebilir.  Bu özelliklere sahip bir insan, varoluşun, hayatın anlamını sezip, arzularını ve nefsini bu anlama uygun bir şekilde yönlendirebildiği ölçüde huzuru ve mutluluğu elde edebilecektir.”felsefesiyle  bilinen M.Ö. 5. Yüzyılda yaşamış filozof

Benimle  bu yüzden görüşmek istemişler. Socrates felsefesiyle ilgili tartışmalarında hakemlik yapmam için. Ben şaşırdım. Sokratesi bu insanlar nereden biliyorlardı.  Bildiklerimle isteklerini yerine getirdim ama;  onlarla fazla konuşamadım. Oradan kısa süre sonra ayrıldığım için de; bir daha görme fırsatım olmadı. Söylemeden de geçemeyeceğim. Öğretmenler, memurlar oyun oynuyorlardı. Halk Felsefi tartışmalar yapıyordu.

TAVŞANLI’DA KOMUTAN KÜTÜPHANESİ

Tavşanlı’ya tayin olduğumda, karşılaştığım sürprizlerden biri ; çarşının göbeğindeki bir ofis kütüphanede sabahtan geç saatlere kadar, kitap dolu rafların arasında, hizmet eden,   Emekli  P. Bnb. Sabri Tevfik Okyayüz  oldu. Bir ilçede emekli olduktan sonra, kitapları özendiren, eğitime destek veren bir gönüllü nefer gibiydi. Günaydın demeyi, selamlaşmayı severdi. Sonra kütüphanesini bağışlayacağını duyunca da, ben gidip okulumuzda bu kütüphaneyi devralmaya talip olduk. Vefat edince de vasiyeti üzerine bu kütüphaneyi açtık.

TUNÇBİLEK MİNİBÜSÜNDE BİR HALK OZANI

Tavşanlı’da bir gün, Tunçbilek beldesine giderken minibüse bindim. Yanıma biri oturdu. Tanımıyordum, ilk kez görüyordum. Yıllardır tanışıyormuşuz gibi, sohbete başladı benimle; “Ayakkabıyı tamir için verdim”  diye söze girdi.   Sonra  bana;  mühendismisin,  dedi. Hayır dedim gülümseyerek,   edebiyat öğretmenimisiniz,  dedi.  Ben şaşırmıştım. Evet deyince,  bana bir şiir okudu. Çok güzel bir dörtlüktü. Kimin bu şiir dedim. Bizim Çorum tarafından, veli diye delimsek biri var o söyledi, dedi.

Ben onunla sohbete başladım. Sonra inerken ücretimi vermek için elimi cebime götürünce , Sizin ücretiniz  verildi, denildi. Arkadan ali beyin ve benim tanımadığım ama Tavşanlılı olduğu belli birisi vermişti. Bu da Tavşanlı’ya has bir ikram ve samimiyet örneklerinden biriydi.   

Ben onu okula davet ettim. Okula geldi. Buyur ettim. O sıra biz yana yakıla okulun bozulan kaloriferleri için uğraşıyorduk. Tamir ihalesine giren olmamıştı. Bir tamirci de yoktu.  Bu konuyu öğrenince;   ben yaparım,  dedi ve okulun işini yaptı. O zaman onun Tunçbilek’te iş yapan taşeron firmanın sahibi olduğunu öğrendim. Okulun kaloriferlerini yaptı. 

Sonra biz onların evine ziyarete gittik. Ailece dost olduk.  Dost olduk. Meğer, bana minibüste okuduğu, kendisine aitmiş. Bir sürü şiirleri varmış. Tavşanlı’da çok önemli katkıları olan Esma Canıaz Hocam ile birlikte, ona şiirlerini kitaplaştırması için destekte bulunduk.

Ali Ünal Hali mahlasıyla ,   Bütündeki Damlalar, kitabı yayınlandı. Onu biz şiirler anmak isterim :

“ Gitmek bir dert, dönmek bir dert,

Elin sözü demirden sert,

Bizim ilde kime rağbet ; zengine gönül zengine

Vuslatında edeb takın, uzak isen gönlüne yakın,

 Yükseklerden uçma sakın, engine gönül engine

Lal olası dilin ile bu perişan Halin ile yarışırsın sülün ile

dengine gönül dengine “

OKUMAK VE ÖĞRENMEK HAYATLARI DEĞİŞTİRİR, İNSANI GELİŞTİRİR

Yaşadıklarımda ve hayatımın akışında, okul öncesi başlayan okuma ve araştırma merakımın en önemli kaynak olduğunu şimdi geriye dönüp baktığımda çok daha net görebiliyorum.

Şu andaki kitaplığımda, her cins kitap var, din, tarih, roman, şiir, hikaye, Türk ve dünya edebiyatı kitapları.  KİTABIN KÖTÜSÜ OLMAZ diye bir inancım var.  Okunan her satır, öğrenilen her bilgi mutlaka birer hazine kutusu gibidir. Benim hayatımda etkili olan bilgi ve öğrenme ye dair birkaç örneği de bu yüzden paylaşmayı isterim.

YILDIZELİ’NDE MEVZUAT  VE TEBLİĞ FARKINDALIĞI

Her meslekte mevzuat ve tebliğler vardır. Fakat bunlar genelde dolaplarda beklerler. Benim bu konudaki farkındalığım da ilk göreve başlangıcımda başladı.

Entstitüden mezun olduktan sonra;   Sivas Yıldızeli’ne; türkçe, tarih, coğrafya, yurttaşlık, elişi dersleri öğretmeni olarak görevlendirildim.

Ortaokul müdürü, Sivaslı ciddi bir insandı.  Bana ilk gün,  Milli eğitim mevzuat kitapları ve tebliğleri içeren kitap ve yayınları verdi.  Onları satır satır okudum. İyiki de; “Lazım olursa bakarım” diye düşünmemişim.  Mesleğim boyunca bu bilgilerin  çok  faydalarını gördüm.

BİR GAZETE HABERİ SINAVDA İLHAM OLDU

Amme İdaresi Enstitüsü  sınavlarına girdim.  Yazılı sınavı kazandım.  Testte derece alanlar mülakata alınıyordu.  Mülakatta birini seçmek üzere; 3 soru var. Ben ; kiraları belirleme konusunu seçtim. Birkaç gün önce gazetede bir haber görmüştüm. Milli piyangoda para çıksa ne yaparsınız ile ilgiydi. Birisi;  kiralar çok ağır geliyor,  ikramiye çıkarsa ilk önce  ev alırım demiş. İşte o an bu bana ışık oldu.

Ben de bu konuyu; devlet;  kiraları, kiracıların lehine ödenebilecek seviyede düzenlemeli, diye  sundum. Bana kurul; “Demokrasiye aykırı olmaz mı, ev sahibi hakkını kim koruyacak.” diye sordu.  Ben de ; Ama o mal sahibi, kiracı gariban ve genellikle sabit ücretli, hem dinimizde, hem kültürümüzde, hem de sosyal hayatımızda, Zenginin fakire hakkı yok mudur? Dedim.

Bu konu tartışıldı. Sonra mülakatı geçtim. Entstitüde  eğitime başladım. Enstitüde 8 ay süren eğitim bana hem işimde, hem yaşantımda, çok faydalı oldu. Devlet Malzeme Ofisinde rapor düzenledim. 8 ay sürdü.

ASKERLERLE KİTAP BULUŞMASI

Askerliğim sırasında; Konya astsubay hazırlama okulunda görevlendirildim. Hazırlık sınıfına 10 saat haftada Türkçe dersi veriyordum. Ben onlara sürekli kitap okuyordum. Bir gün birisi kitabı nereden alacağımı sordu. O zaman anladım ki, birçok insan kitaplara ulaşamıyor. Onlarla diyoloğumda, kitapların nereden temin edilebileceğini bilmeyenler vardı. O zamanlar ne internet diye bir şey, ne de kitap fuarları yoktu tabii ki. Ama acaba şimdi bu nimetlerden kaç kişi faydalanıyor. Kaç kişi oyun yerine kitap okumayı tercih ediyor.

ORTALAMA NOTUMU ARTIRAN UZAY GEOMETRİ, ASKERİ TATBİKATTA DA BAŞARI GETİRDİ

Lise bitirme notları, üniversiteye girişlerde etkili olan unsurdu. Bu nedenle, Lisede ortalama notumu yükseltme sınavı için Uzay geometriyi seçtim. Öğrenci dili deyimiyle; Sular seller gibi konuları anlayarak çalıştım. Sınavda sorulan bütün soruları cevapladım. O zaman hiç işime bir gün yarayacağını düşünmemiştim.

Askerlikte sınavdan sonra Polatlı’da topçu birliğine seçildim. Orada dersler var. Bana öğretmen, bir soru sordu.Askeri bir soru ben tales teoremi ile çözdüm. Hedef büyükkaratepe, hedef küçükkaratepe seçimi yapılacak. Tatbikatta küçükkaratepe tatbikatını seçtim. Ben üç atışta kilometre tahminiyle atış yaptıracaktım. İşte bu atışın hesabını, lisede beynime kazınmış geometri bilgilerimle  yaptım. Binbaşı hayatımda ilk kez böyle tahmin başarısı gördüm, diye telsizle üstlerine bildirdi.

AFYONKARAHİSAR GAZETESİNDE İKİ KÖŞE

Afyonkarahisar yerel gazetesinde her hafta bir kitap tanıtıyor, bir de makale yazıyordum

 ÖĞRENMEDEN ANLATAMAYIZ

Tavşanlı benim için her yönden çok özeldi. En başta dönüp dönüp okuduğum tarihimizin tam toprağındaydım. Hayran olduğum Atatürk ve destan yazan Türk milletinin, zaferle noktalandığı, Dumlupınar’ın ilindeydim.

Bir başka konuda; hayran olduğum Mevlananın , Osmanlı devletinin kuruluşunu ilimle yükselten alimlerin, şifa dağıtılan, sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü yaşayan, yaşatan, yayan pek çok bilinen bilinmeyen alimlerin gelip geçtiği yerlerdeydim.

Bu da bana daha çok ilham veriyordu. Araştırmalarımı teşvik eden motivasyon sağlıyordu. Ayrıca, teklif edilen görevlerle de, bu öğrendiklerimi anlatma fırsatı ayrı bir mutluluk veriyordu.

Bir Cumhuriyet   Bayramı   konuşmasını   bu duygularla yaparken, hayatımın en özel anlarından birini yaşadım.

Müftülüğün talebiyle, İyilik,  güzellik ve doğruluk konusunda bir konuşma yaptım. Birileri gelip, her hafta böyle konuşma yapmamı istediler. Tunus’tan, İran’dan tebliğ için geldik diye gelenler vardı. İslamda bir adet var, gidenler gittikleri yerin en üst yöneticisine önce gider. Bana da okul müdürü olarak getirdiler. Hatta bana;  İran’a, Afganistan’a tebliğe gidelim,  teklifinde bulundular.

Merhum, Fevzi Coşgun’un , Hayme Anada ilk anma   törenini  organize ederken,  ilk   Hayme Ana   konuşmasını da  benden istemişti. Bu heyecanı da hala hissederim.

 

 ARAŞTIRMAKTAN  HER ZAMAN HEYECAN DUYDUM

Yabancı tarihçiler bizim tarihimizi araştırıp bizim tarihimizi yazıyorlar. Anadolu her yönden zengin ve kaydedilmemiş kültür, tarih, hazinesi . Bütün bu hazinelerin akademisyenler, araştırmacılar, yazarlar tarafından keşfedilmeye, yazılmaya, incelenmeye ihtiyacı var. Hala, ülkemizin kıyısında köşesinde, kaydedilmemiş çok sayıda değerlerimiz var.

Ben hep bunlarla ilgili daha yoğun çalışmak istedim. Elimdeki gerek kaynaklardan gerekse tanık olduklarımdan olabildiğince yazmaya yayınlamaya çalıştım. Ama hala yazmayı araştırmayı istediğim çok konu var.

ARAŞTIRMA VE MAKALELER

Görevim dışında araştırmayı, yazmayı, çok seviyorum. Bu çalışmaları da yayınladım. Tasavvuf edebiyatı,  Tarih, Edebiyat, çok değişik çalışmaları konu ediyorum.

 Bir çok dergilere ve gazetelere  makaleler, yazılar  yazdım.

1956 yılında bir Konya gazetesine yazı yazdım.

Yeni İstanbul gazetesinde yazdım. Tanzimat öncesindeki Türkleri, Kuranı Kerimi tanıttım. Afyon ve Tavşanlı gazetelerinde yazıyordum.

Yunus Emre ile ilgili bir çalışmam var. Hz. Muhammedin hayatı ile ilgili de bir çalışmam oldu. Konya’da yayınlandı.   

Osmanlı Tarihini döner döner okurum. Dede Korkut’ta Silah ve silah atları benim tez konum olmuştu. Bunu    Nihat Sami Banarlı   hocam ; “Arslana da böyle yaraşır “ dedi. Ben bu tezi yaptım.  Ama ben Tavşanlı’ya gelince bu konuyu daha kapsamlı araştırdım. Bir dergi bu araştırmamı yayınladı.

Orhan Şahin Gökyay Dedem Korkut kitabında da benim adımla araştırmamdan bahsetmiş.

Namık Kemal, Mithat Paşa, Talat Paşa kitaplarım yayınlandı.

ÖZGEÇMİŞ

1952 Afyonkarahisar lisesinden mezun oldum.   1951-1952 yıllarında  vekil öğretmenlik görevinde bulundum. İstanbul Eğitim Enstitüsünde  Sivas Yıldızeli 1954-1956, Askerlik yedek subay 1956-1957, Yozgat Boğazlıyan ortaokulu 1957-1959 Amme İdaresi enstitüsünde eğitim aldım.  1960’da mezun oldum. Afyon Bolvadin Lisesine tayin oldum. 1964 yılında da  Tavşanlı Atatürk Ortaokulu müdürlüğe tayin  oldum. 1966 yılında, Atatürk Lisesine  dönüşünce müdür olarak atandım .  1975 yılında,  Kütahya Merkez Lisesine  öğretmen olarak nakledildim. İptal ettirildi ve geri döndüm. 1981 yılında, Bakanlık tarafından Müdür olarak Kütahya Kılıçarslan Lisesine atandım. 1982 yılında bakanlık müfettişi oldum. 1985 yılında emekli oldum. Özel Büyük Dershanede İzmir’ de Müdür başyardımcısı olarak göreve başladım. 1987 de aynı dershanelerin Çankaya dershanesinde müdür olarak görevlendirildim. 2000 yılında bağımsız hayata döndüm.

MUTLU VE ÖRNEK BİR AİLE

Annem rahmetli Devlet Demir Yollarında işe girmemi isterdi. Teyzemin kızı ile evlenmem ise onun en büyük arzusu idi.  Lise son sınıfta iken, Annem yüzükleri aldı ve  İzmir’e gittiğimizde Ayten hanım ile bizi nişanladılar.  Sonra Eğitim enstitüsünü kazandım. Yüzüğü saat cebime koydum. Okudum. Bizim sınıf 9 kız 9 erkek vardı. Kızların biri nişanlıydı. Erkeklerden de ben nişanlıydım.  Ayten hanım bana mektup, ve içinde para gönderirdi. Şaşalı bir düğünümüz oldu.

Yıldızeli’ne eşimle gittim. Onun dikiş makinesi vardı. Komşulara dikiş dikiyor. Eşim bir keresinde  Bir teneke peynire gelinlik dikti. Bunu hiç unutmam.  Benim gömleklerimi, çocukların elbiselerini o dikerdi.

Rahmetli eşim  “okumuş eşim olsun istiyorum” dermiş hep. O zamanlar kız çocuklarının okuması pek mümkün değildi.  İlkokul mezunuydu ama sürekli kendini  geliştiren, yenileyen bir hanımdı. 65. Evlilik yıldönümümüzde   rahmetli oldu. Her ev taşındığımızda, Önce odamı ve kitap raflarını ayarlardı. Kendisi de çok okurdu. Anneme de kitaplar okurdu. Terziydi. Ev bütçemize katkı sağlardı. Ticaret kafası olarak da meraklıydı. Bu arada örgü makinası ile Tavşanlı’da da işler yaptı. “Gelenler müdür beyin parası yetmiyor mu? “ derlerdi.

Sonra başkalarına da öğretti. Ev almaya meraklıydı. 2 ev aldırttı. Yazlıklara bakmışlar. Dershaneye girdiğim zaman, bir siteden yazlık aldık. Orada uzun süre oturduk. Sonra sattık. Bir ev daha aldırdı. Bir dükkan alalım, dedi. Evin birini satıp dükkan aldık. 

Eşim ne yazık ki benden önce, hayata veda etti. O bana her zaman destek olurdu. Kitap sevgimi desteklemeseydi, bu kadar kitabı edinemez, yaşadığımız evlerde, önce kitapların yerini ayarlamasaydı. Belki bu kadar, kitabı edinip, muhafaza edemezdim.

88 YILIN İÇİNDEN EĞİTİME VE MEMLEKETİME DAİR NOTLARIM  

ATATÜRK OLMAK İSTERDİK

Isparta’da 5. Sınıfı okurken hepimiz ATATÜRK olmak isterdik. Öğretmenliği de isteyerek seçtim. Memnun oldum. Ben Öğretmenlik istiyordum. Ama yönetici olmak istemiyordum. Gittiğim yerlerde araştırmalar yapmak, bilinmeyenleri yazmak istiyordum. Yöneticilik beni bağladı bir yerde. Amme İdaresi gibi bir yere gittim ve okudum. Ancak hayalimdeki gibi bir  araştırmacılık imkanı doğmadı. Yazılar yazdım araştırmalar yaptım. Kitaplaşması mümkün olmadı.

TAVŞANLI’DA KİTAP SEVGİSİ VE OKUMA İLGİSİ KULÜPLEŞTİ  

Tavşanlı’da,  öğretmen arkadaşlarımla ve kitapsever personelimizle, kitap sevgisi ve Okuma ilgisini paylaşma imkanı sağlayan bir  birlik oluştu. Birkaç kişi ile başladı ama gittik büyüdü.   Kitapları ve okuduklarımızı  paylaşırken,  birlikte, yeni yayınlardan, faydalı kaynaklardan, edinme isteğimiz ortaya çıktı. Yayınları birlikte belirliyor, kitap alma listesi yaparak, toptan kitap almaya başladık. Böylece kendiliğinden bir kitap kulübü kuruldu. Kitaplar geliyor, okuduktan sonra, bunları değerlendirme toplantıları yapıyorduk. Bu şekilde, her birimizin güzel bir kütüphanesi oldu. Şu anda benim kütüphanemdeki pek çok kitap da, bu şekilde aldığım kitaplardan oluşmaktadır.

MÜFREDAT İLE SEÇME SINAVLARI AYRI ÖZELLİKTEYDİ 

Emekli olduğumda, o dönemlerde artmaya başlayan özel dershanelerden Büyük Dershanede  çalışmaya başladım. Burada anladım ki; okullarda öğrencilere verilen dersler onların seçme sınavlarında başarılı olmalarına yetecek şekilde değildi. Okullar öğrencilerin sınava hazırlanmaları için değil, diploma almalarına dönük bir müfredat uyguluyordu. Seçme sınavlarında sorulan soruların, okullarda işlenen konularda öğrencilerin seviyesini ölçme özelliğinde  değildi. Dershanelerde, öğrenciler sınav sorularını cevaplandırabilecek şekilde  hazırlanıyordu.

BÜTÜN KÖYLERDE BİR ÖĞRETMEN BİR İMAM VARDI

Şimdi geçmiş yıllara baktığımda, düşünmeden edemiyorum. Şu anda teknoloji çok gelişti. Artık bilgiye ulaşmak, araştırma yapmak çok daha kolay. Bunun çok büyük işlere imkan verdiğini görüyorum.

Düşünüyorum bazen, her köyde mutlaka bir öğretmen bir imam görevliydi. Acaba o yıllarda imamla , öğretmen elele, köylülerle, halkla çok daha iyi yerlere daha önce gelemezmiydik diye.

Biz çok güzel bir milletiz. Her bir köyümüz, her bir ilçemiz, illerimiz kültürel zenginliğimizi taşıyor. Yeterki biz birimiz sevelim. Yapılamayacak bir iş yok. Dinimiz de, kültürümüz de, masallarımız da, inançlarımız da, insanın mutlu olmasını, insanın birbirinin ilacı olmasını istiyor. Bence çağ bizim çağımız olabilir. Ben 88 yılı acısıyla tatlısıyla hatırlarken içimde bir özlem var hala, bütün zenginliğimizi, masallarımızı, hikayelerimizi, kahramanlık, sevgi, saygı duygularımızı geleceğe taşıyacak araştırmaların yaygınlaşmasını, benim yapamadıklarımı gençlerin yapmasını diliyorum.


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz